Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7

Süleymaniye'de Bayram Sabahı

Yazar: on 00:47 in , , ,
 
 
Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye'de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya.
Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.

Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı.
En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul'un ufkunda bu kudsî tepeyi;
Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmâriyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezelî rahmete ruh orduları..
Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı.

Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
Senelerden beri rüyâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, îmânî bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr'i
Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü'min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?
Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Bâyezîd'den, Van'dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hâtırâlar rüzgârını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.

Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosova'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan..
Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;
Belgrad'dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?

Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı. 

Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
 
Yahya Kemal BEYATLI
 
Önce kısaca şiir üzerine birkaç not yazmak istiyorum. Yahya Kemal'in en meşhur şiirlerinden
birisidir Süleymaniye'de Bayram Sabahı. Peki bu şiiri okuyoruz ama acaba Yahya Kemal'in gözünde 
Süleymaniye nasıldı? Bir düşünelim bakalım! Yahya Kemal şiirlerinde beş ana tema işler. Bu şiirinde
ise özellikle mâzihal ve İstanbul temaları vardır. Aslında Yahya Kemal için İstanbul tam bir mâzihaldir.
Yani basit bir tanımla geçmişi hâlde yaşamaktır. Ve şairimiz İstanbul tarihini hava gibi içine çeker.
Her ânında tarihi solur. İstanbul onun için bir şehrin adından öte bir kültürün adıdır. Tarihin 
Süleymaniye basamağına isminden dolayı mutlaka basıyor şair.Ancak dikkatli okuduğumuzda 
göreceğimiz gibi Türk'lerin savaşçı özelliklerinden, İstanbul'u nasıl fethettiğimizden, Sinan'ın 
o mâbedi nasıl yaptığından ve ulu oluş hikayesinden, bayram namazlarında tekrar tekrar alınan
tekbirden, tekbirin bizi ve dinimizi niteleiğinden, Osmanlı'nın onun yaşadığı dönemlerinden
(tarihte Malazgirt'e Niğbolu'ya Çaldıran'a, deniz seferlerimize giderken o Milli Edebiyat zamanlarında 
kaybettiğimiz toprakları da vurgulamıştır), şehirler sayıyor vatan duygusu ve milliyetçilik duyguları 
ile tek bir ruh olduğundan bahsediyor. Aslında şair ilk mısralarda dediği gibi dokuz asırlık bir
tarihin tamamını anlatıyor bu şiirinde. Eksiksiz her şey anlatılıyor, 9 asırlık dönemdeki savaşlarımızdan,
sınırlarımızdan, padişahlarımızdan, şehirlerimize kadar. Ve son mısralarda asıl söyleyeceklerini
aleni bir şekilde söylüyor. Diyor ki;  
 
Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı. 
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı. 
 
İşte vatanın birliğini deniz üstünde o şehit ruhlarıyla beraber gören şair, mutlu ve mesut gönlü 
ışık dolu birbayram sabahı geçiriyor Sülemaniye'de... "Ve ancak bir şair bir mâbedde otururken 
böyle asırlar ötesine gider sonra bugününe gelir işte bu yüzden de adı şairdir."
 
 
Şiir üzerine daha çok şey yazabilirdim aslında daha ayrıntı ama Yeni Edebiyat dersinde gibi hissetmesin
kimse diye uzatmak istemedim :) Umarım yeterli açıklama yapabilmişimdir çok toparlayamadım.
 
Şimdi de gelelim ulu mâbed Süleymaniye'ye benim gözümden bakmaya :) Ramazan ayının 19,20.21.
günlerinde İstanbul turuna çıkmıştık ailemle :) Tur tamamen kendi düzenlediğimiz kardeş kardeşe
olan bir etkinlikti. Asıl amacımız Hırka-i Şerîfi görmekti. Onu gördükten sonra hemen güzel bir
din turizmine başladık. Süleymaniye'ye yolumuz ikinci gün düştü. Diğer gezdiğimiz yerleri de zaman 
zaman fotoğraflarıyla böyle uzun uzun anlatacağım :) Konu Şehr-i Stanbul olurda uzun uzun anlatılmaz mı :)

 
İlk Fotoğram'ım Fatih sırtlarından Yavuz Sultan Selim türbesinin arkasından Süleymani'yeye 
bakan tarafta çekildi. Mâbed ve medrese(yanlış bilmiyorsam) harika görünüyordu. 








Bir ulu minare uzanıyordu göklere...












 
 
Dışından içine doğru camii işte böyle göründü benim gözlerime ve makinama böyle yansıdı :)
İçime yansıttıkları ise zaten anlatılmaz, keşke daha uzun vaktim olsaydıda uzun uzun oturup 
bakabilseydim, daha uzun... İnşaAllah başka zamana Kanuni'nin türbeside tadilattan çıkınca 
bir ziyaret daha nasîb olur :) Türbe'nin resmi tadilatta olduğu için yok belirtmek istedim.
Konu Süleymaniye olunca söylenecekler anlatacaklar bitmiyor. 
 
Sırada kısaca mâbedin nasıl ulu olduğunu anlatmak istiyorum. Elbetteki bir çoğumuz biliyoruzdur.
Ama konu Süleymaniye'yse anlatmadan geçilmez :) Malumunuz Kanuni Sultan Süleyman bir camii
yaptırmak ister, mimarbaşı çağırılır camii inşaata başlanır. Ancak camii yapılırken Süleyman'ın büyük
oğlu vefat eder ve bu camii ona ithaf olunur (Bu camii Fatih'te Vefa'daki Şehzade Camii'dir) Sonra 
yine kendisi için bir camii yaptırmak isteyen Kanunî düşünür düşünür bir türlü mekana karar veremez.
Bir gece rüyasında Efendimiz'i görür ve Efendimiz ona camiinin bugünkü yerlerinde bir sınır çizer.
Camii'yi oraya yapmasını söyler. Sabah uyanan Kanunî hemen mimarbaşı Sinan'ı çağırır. Rüyasını 
anlatacakken Sinan efendisine rüyanızda arkanızdaydım efendim yeri biliyorum der. İşte böyle ulu
insanların ellerinden çıkan Peygamber müjdeli bir camii de insan nasıl onca tarihi hissedip, o kutsal
mabedle bir olmasın. Süleymân'ın varisi olmakla nasıl mağrur olunmasın! 

Ve son olarak küçük bir anımı paylaşarak postu bitirmek istiyorum. Yeni Edebiyat dersinde Yahya 
Kemal'i işlediğimiz gün çok değerli hocam bu şiirden de bahsetmeden geçmedi tabii ki. Şiiri
anlatmaya başlamadan evvel sınıfa bir soru sordu hayatında kimler bayram namazına gitti diye.
Sınıfın erkeklerinden birçok kişi el kaldırırken şaşkın ben farkında olmaksızın el kaldırdım. Tüm
sınıf bana döndü hocamızda bir gülümseme -Sefa dedi sen nerde gittin bayram namazına? Ben
şaşkın ve çekingen -Medine'de hocam dedim. Unutmuşum birden burda bayanların bayram namazına
gitmediklerini... Çıkışta hocam yanına çağırmıştı beni ve çok şanslı olduğumu söylemişti. Sonra 
sk sık dua ettim ben de ona inşaAllah o da gider o kutlu beldelere diye...
 
Bu uzun postu üşenmeden okuyup, beni dinleyen okurlara, dostlara teşekkür ederim :) ve hakkınızı
helal edin sürç-i lisân ettim ise... (uzun yazınca korkuyorum yanlış bir şey demekten ve konu 
edebiyat olunca mesleğim ya daha bir tedirginim :)) 
 
Es-selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Bereketuh... 

|
8

Dedim... Dedi...

Yazar: on 01:27 in ,


Dedim visâline ermek, dedi hayâl-i muhâl
Dedim cemâlini görmek, dedi mübârek fal

Dedim yüzümü yüzüne, dedi ki sürme yürü
Dedim tozunu gözüme, dedi ki sürmedir al

Dedim yeterdi kemâlin, dedi âyâ naksî
Dedim ererdi cemâlin dedi güneşe zeval

Dedim ki Şeyhî'yi aşkın dedi ki öldüriser
Dedim harîmî gözüne dedi ki kanı helâl

Açıklama:

Dedim kavuşmaya ermek, dedi imkansız bir hayal
Dedim o güzel yüzünü görmek, dedi mübarek bir fal

Dedim yüzümü yüzüne sürsem, dedi ki sürme yürü
Dedim tozunu gözüme (sürme diye) sürsem, dedi ki sürmedir al

Dedim yeterdi olgunluğun, dedi ki acaba eksik mi
Dedim ererdi güzelliğin, dedi güneşe aydınlık 
(Bu mısrada sevgilinin güzelliğinin güneşe aydınlık verdiğinden bahsediyor şair. Zevalin suç kabahat anlamı olduğu gibi gün ortası anlamı da var ve bu anlama göre gün ortası aydınlığının sevgilinin güzelliği sayesinde geldiği söyleniyor.)

Dedim ki Şeyhî'yi aşkın, dedi ki öldürecek
Dedim haram olan gözlerine dedi ki kanı helal

Bu tür şiirler Edebiyat'ımız da 14-15. yy dan beri karşılaştığımız bir türdür. Ki benim gördüğüm en güzel örneklerden biri de Şeyhî'nin bu gazeli. Bu tür şiirlerde şair sevgiliyle karşılıklı konuşuyor gibidir. Âşık sorar sevgili cevap verir. Şiir zaten açık bir dille yazılmış kelimeler konunca yerine anlam hemen kendini ele veriyor :) Ben de elimden geldiğince açıklamaya çalıştım. Bu türü ayrı bir seviyorum. Galiba karşılıklı konuşma şeklinde olduğu için. Zaman zaman bir dostla beraber okurduk da okuldayken :) Özlenecek galiba o günler... Okul bitse de içimdeki bu Eski Edebiyat aşkı hiç bitmeyecek :) Yakında bir dedim... dedi... şiiri daha paylaşacağım inşaAllah. Bakalım beğenecek misiniz? :))

|
4

Söz Nâbi'den Açılmışken..

Yazar: i can... but i won't on 19:16 in
Nâbi deyince söylenecek sözlerin sayısı bir hayli artıyor. Sevgili lâ, konuyu açmışken, ben de sevdiğim bir olayını sizlerle paylaşmak istedim. Öncelikle, Nâbi hakkında kısa bir bilgi vererek başlamak istiyorum. Şairimizin asıl adı Yusuf’tur. Nâbi, onun “hiçlik-yokluk” anlamına gelen mahlasıdır. Bilindiği üzere “Na” ve “Bi” kelimeleri Arapça ve Farsça’da “yok” anlamına gelmektedir. Nâbi’nin ismiyle ilgili bu ayrıntı bize çok önemli bir hususu hatırlatıyor. Varlık kapısına ulaşmak ve lütufla muamele görmek için insanın önce “yokluk” elbisesini giymesi gerekiyor. Şair, hikemî tarzdaki şiirlerin ustasıdır. Eserlerinin tamamına yakınında, okuyucunun hocalığını üstlenip, ona yol göstermeyi kendisine görev bilmiştir. Bunda da, yaşadığı dönemin etkisi büyüktür. Zira, kendisi gerileme dönemi şairlerindendir. O dönemde de, ortalık bir hayli karmaşık olduğu için, bu yolu seçmiştir.
Eserlerinde, duygulu anlatıma pek yer vermez. Hemen her objeden garip öğretiler çıkartabilir. Eleştiri yapmak en birincil amacıdır.

Divan Edebiyatımızın ünlü şairlerinden Nâbi, ŞanlıUrfa şehrinde doğmuştur. Şiirleri dilden dile elden ele dolaşarak İstanbul'a ulaşmıştı. Ne var ki Nâbi'yi İstanbul da şahsen tanıyan kimsecikler yoktu. Bir gün Nâbi ŞanlıUrfa'dan İstanbul'a gider. O dönemde şairlerin buluştukları bir kıraathaneye uğrar. Şair ve edipler kendi aralarında sohbet etmektedirler.


Nâbi, bir köşede oturmakta olan iki kişiye selam vererek yanlarına oturur. Bu durumdan hoşnut olmayan şahıslar, Nâbi'yi başlarından savmak için aralarında şöyle bir plan düzenlerler:

Birisi bir mısra şiir söyleyecek, arkadaşı aynı redif ve kafiyeli bir başka mısra ile ona cevap verecek. Dolayısıyla Nâbi’yi de işin içine sokacaklar, doğru bir cevap alamayacakları için de onunla alay edecekler; gururu kırılan yabancı da kalkıp gidecek yanlarından, onlar da eski rahatlarına kavuşacaklar.

İki arkadaştan birisi, ünlü İran şairi Sadi'nin şu mısrasını söyler:

"Ela ya ey-ü ey saki edir kees'en ve nadir ha " der.

(Ey saki, senin sunduğun o kadar seçkin ki )

Karşısındaki, yine Sadi'den ikinci mısrayı söyler :

"Ki ışk asan-ı dide veli efkende müşkil ha" der.

(Ki gözdeki aşk damlaları kadar bulunması zor olan )

Bu iki mısra da "ha" redifi ile bitmektedir. Yani yabancının da "ha" redifi ile biten bir mısra söylemesi gerekmektedir. Nâbi düşünedursun tam o anda kıraathane görevlisi, kase içindeki ayranı Nâbi'ye uzatır ve Nâbi; hemen şu beyiti söyler:

"Tutup kees'in (kase) kenarından, zerafetle bir höpürdet,

Desinler ayran içmekte bu emmi amma mahir ha."

Bu irticali beyti duyan iki arkadaş şaşkınlığa düşüp, yabancının adını sorarlar. Nâbi deha dolu şu beyitle cevap verir:

"Bende yok sabr-ü sükun, sende vefadan zerre.

İki yoktan ne çıkar, fikredelim bir kerre."

(Bende sabır, sükunet, sende de vefanın zerresi yok; iki yoktan ne çıkar düşünelim bir kere )

Bilindiği gibi Nâ ve Bi edatları, Farsça ve Arapça'da olumsuzluk ekleridir. Önüne geldikleri kelimeleri olumsuz anlamına sokarlar. Mevcut, namevcut ; günah, bigünah gibi.

Bu diyalogtan sonra orada bulunanlar Nâbi’den özür dileyerek ellerine sarılırlar :)

Sözü onun bir beyitiyle tamamlayalım:

Gönül ne arzû-yı câh ider ne tâc u taht ister

Reh-i himmette ancak kalb-i nerm ü pâ-yı saht ister.

Diyor ki şair: “Gönül ne rütbe, ne tac ne de taht ister. O gayret yolunda yumuşak bir kalp ile sebat eden bir ayak ister.”

Hayatı boyunca istikamet üzere olan bir şairin bu tutumunu sanırım bundan daha güzel ifade imkânı yoktur. Evet, ne “rütbe” ne “tac...” Allah’ın rızasına, sevgilisinin şefaatine nail olabilmek... Gaye budur. Bunun yolu da “yumuşak kalp”, “sebat eden bir ayak” sahibi olmaktan geçiyor.


|
5

Nâbi ve İllâ Edeb İllâ Edeb

Yazar: on 01:29 in ,


Öncelike 17. yüzyılda yaşamış Divan edebiyatının son büyük temsilcisi sayılabilecek üstad şair Nâbî'nin hayatından biraz bahsedecek olursak aslen Urfalıdır ve Peygamberler şehri Urfa’nın manevi ikliminde iyi bir eğitim almıştır, çocukluk ve ilk gençlik yıllarından sonra İstanbul’a göçmüştür. Hikemî Şiir ekolünün en büyük temsilcisidir. Hikemi Şiir; hikmet kelimesinden gelir ve buradan da anlaşılacağı üzere hikmetli sözler söylenerek oluşturulan şiir tarzıdır. O makam mevki gözetmeksizin kötülük yapan herkesin karşısındadır. Kötülük yapan ya da edepten sakınan kişiler için şiirleriyle müthiş hicivler yapmıştır. Yine böyle bir olay karşısında yazdığı bir şiiri vardır ki hikayesi karşısında insanın içi sızlar, yüreği ürperir. Ben (lâ) bu hikayeyi ilk bir Ramazan günü Serdar Tuncer'den dinlemiştim. 

Hikaye şöyle ki: Padişah IV. Mehmed döneminde Nâbî Hacca gitmek üzere bir kısım devlet erkanıyla birlikte yola çıkar. Kafile Medine-i Münevvereye yaklaşmıştır. Vakit gecedir. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz’e bir an önce ulaşma özlemiyle Nâbî’nin gözüne uyku girmemiştir. Fakat kafiledeki bir devlet adamı, hem de ayaklarını kıbleye doğru uzatmış, uyumaktadır. Hz.Peygamber (s.a.v)’in beldesinde, edebe aykırı böyle bir gaflet hâlini bir türlü hazmedemeyen ve çok üzülen Nâbî, içinden gelen bir ilhamla aşağıdaki kasideyi söyler: 

Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-i Hudâ'dır bu;
Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafâ'dır bu.!..

Felekte mâh-ı nev Bâbu's-selâm'ın sîne-çâkidir;
Bunun kandîli, cevzâ matla-ı nûr-i ziyâdır bu!

Habîb-i Kibriyâ'nın, hâbgâhıdır fazîlette;
Tefevvuk kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ'dır bu.

Bu hâkin pertevinden oldu, deycûr-i adem zâil;
Amâdan açtı mevcûdât, çeşmin tûtiyâdır bu.

Murââd-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha;
Metâf-i kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu.! 

Ümmetinden olduğu bizzat Gaye İnsan ve Ufuk Peygamber tarafından beyan edilen Nâbî'nin, bu naatının günümüz Türkçesiyle açıklaması şöyle;
*Burası; Allah Sevgilisi'nin beldesi, Hazret-i Peygamber'in Cenab-ı Hakk'ın nazar buyurduğu Temiz Bahçe'si (Ravza-i Nebî)dir; (öyleyse) edep hatası işlemekten (tir tir titreyerek) sakın!
*Bu gökteki yeni ay, Selâm Kapısı'nın (Bâbu's-selâm) yüreği yanık aşığıdır; (Öyle ki, göklerdeki) Cevza Yıldızı bile ışığını, onun kandilinin nurundan almaktadır.
*Bu Allah'ın yüce Sevgilisi'nin mübarek İstirahatgâhı (Türbesi)'nın fazileti öyle yüksektir ki, Cenab-ı Hakk'ın izni ve rızasıyla arşına çıkartılmıştır.
*İnsanlık karanlıktan, bu toprağın ışığı sayesinde kurtuldu. Çünkü o, mevcudatın gözlerine şifa veren bir sürmedir; o nur sayesinde görmeyen gözler bile açılır.
*Nabi, (kimin huzuruna çıktığını bir düşün ve) bu dergâha; edep şartlarına eksiksiz riayet ederek gir! (Zira) burası meleklerin bile (çok büyük bir edep ve saygıyla) tavaf ettikleri ve Peygamberler'in (öpercesine) tecelli ettikleri bir yerdir.

Yol biter kafile şafak vakti Medine-i Münevvere'ye girdiğinde sabah ezanının okunma vaktidir ve minarelerden Türkçe bir kaside okunmaktadır. Nâbî, dehşetle, okunanın kendi şiiri olduğunu farkeder. Hemen müezzine koşar ve bu şiiri nereden öğrendiğini sorar. Müezzin şöyle cevap verir: Bu gece rüyamda Efendimiz (sav)'i gördüm, bana 'Ümmetimden Nâbî adında bir şairin, benim hakkımda yazdığı bu kasideyi oku!' dedi. Ben de aynen okudum. Nâbî sevincinden bayılıp, düşer... O, bu iltifata, Rasulullah Efendimiz’e duyduğu edep ve muhabbetten dolayı nâil olmuştur. 

Hikayeyi dinlediğimde dedim ki nasıl bir aşk bu böyle ve biz bu aşkın neresindeyiz? Kâlde aşığız ya hani hâllerimiz ne âlemde! Gerçeklerle yüz yüze gelmek ne kadar acı olsa da bırakalım ezan okunurken kıbleye ayak uzatmayı yeri gelip öyle gaflete düşüyoruz ki ezanı bile dinlemiyoruz. Ve hatta öyle ki Ravza'nın yanında, Allah'ın evinde kalpleri kırıyoruz, orada olduğumuzu unutuyoruz, dünyaya dalıyoruz. Ehl-i gafletiz, uyuyoruz. Halbuki tüm üstadlar illâ edeb illâ edeb diyerek bizi her an uyarıyorlar. Hz.Mevlânâ diyor ki edeb için, insanın bedenindeki ruhtur, enbiyâ ve evliyânın göz ve gönül nurudur, şeytanın katilidir, insanla hayvanı birbirinden ayıran en önemli vasıftır.
“Edep bir tâc imiş nûr-i Hüdâdan
Giy ol tâcı, emin ol her belâdan
Allah ve Rasulüne yükselen merdivenin basamakları, ancak edeple çıkılır”

İşte ehl-i edebler, işte biz. Özümüzle istişare ve mukayese vakti galiba. Sorsak alacağımız cevap belli ama belki bu söylenenler hatrına, dinlediklerimiz hatrına içimizdeki edeb zirve yapar ve daha dikkatli davranırız bundan böyle. Yâ nefs yazıcının paylaştıkları önce sanadır ve sonra senin gibi gaflet ehl-i olanlaradır. Hep beraber kendimize bakmaya davettir şimdi bu haydi!..


Yazıcı lâ bir kusur etti ise sürç-i lisân etti ise affola.

|
4

Mona Roza (Modern bir Leyla ve Mecnun denemesi, acıklı bir aşk hikayesi )

Yazar: on 23:04 in
 Sezai Karakoç, Diriliş dergisinde yayınladığı "Hatıralar"da da açıkladığı gibi Monna Rosa'yı, gül, bülbül , Leyla gibi mazmunlarını yeniden diriltme gereğini göz önünde bulundurarak kaleme almıştır. Modern bir Leyla ile Mecnun denemesidir Monna Rosa. Yazıldığı dönemin (1952) aşk ve kadın anlayışına esaslı bir karşı çıkıştır. Kadını metres, aşkı flört olarak gören, şairaneliğe hor bakan yeni çürümüşlüğe karşı Mecnun'un yurdundan yükselen yepyeni bir itirazdır. 

Sezai Karakoç o yıllar da bir kıza aşık olur, ama bunu ne o kıza ne de bir başkasına anlatabilir. Kız aslında bir şeylerin farkındadır ama Karakoç'un hislerinden emin değildir. En yakın arkadaşı Sezai Karakoç'un şiire olan merakını biliyordur ve onu sunucusu olduğu bir şiir gecesine ısrarla davet eder. O da kıramaz ve programa katılır. Gecenin sonuna doğru söze başlayan arkadaşı, aralarında güzel şiirler yazan birinin olduğunu söyler ve Sezai Karakoç'u sahneye davet eder. Utana sıkıla sahneye çıkan Karakoç Mona Roza'yı okumaya başlar. Ve Sezai Karakoç'un sevdiği kız da oradadır. Ancak kız artık Sezai'den ümidi kestiği için nişanlanmıştır. Sezai sahnede şiiri okumaya başlar. Bir ara bakışırlar ve Sezai öyle aşkla okur ki kız artık emin olmadığı her şeyden emin olur. Şair daha fazla dayanamaz ve sahneyi terk eder. Kız peşinden koşa, yetişir ve "bir sözünü bakar çıkarıp atarım yüzüğü" der. Ancak Sezai "artık senin aşkın benimkine yetişemez" der ve gider. Kız o gece dayanamaz intihar eder. Ve Sezai Karakoç bu olay üzerine şiirin ikincisini kaleme alır. 

Modern bir Leyla ve Mecnun denemesi olan Mona Roza gerçeten de o halk hikayeleri gibi acı bir son ile biten bir aşk üzerine yazılmıştır. Hissedilen sâfî duygular üzerine yazıldığı için şiir bu kadar etkileyicidir belki de. Bir çoğumuzun bildiği bir şiir olan Mona Roza'yı şimdi birde yazılış amacı ve hikayesini düşünerek en çokta hissederek okuyalım bakalım neler hissedeceğiz.

Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller
 
Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar
 
Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek...
 
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi
 
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
 
Ellerin ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli oluyor bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmakların
 
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Saat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
 
Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları
 
Ki ben Mona Roza bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar su kenarında
Ki ben Mona Roza bulurum seni
 
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım sığmaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
 
Artık inan bana muhacir kızı
Dinle ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı
Artık inan bana muhacir kızı
 
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
 
Altın bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki kapalı gece ve güne
Altın bilezikler o kokulu ten
 
Mona Roza siyah güller, ak güller
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Mona Roza siyah güller, ak güller


Evet öncelikle şiirin her beşliğinin baş harflerinin toplamında Muazzez Akkaya'm kelimelerinin çıktığına dikkat çekmek istiyorum. Belli ki gerçekten büyük bir aşkla yazılmış bir şiir ancak neden sevgilinin adı ifşa edilmiş bilinmez. Büyük ihtimalle bu Sezai Karakoç'un imge dünyası ile alakalı olmalıdır. Şiiri yazılış sebebi tamamen eskiyle yeniyi birleştirmek ve Cumhuriyet dönemi edebiyatını oluşturmak için bir adım atmaktır. Şiirin neden yazıldığı konusu ise bazı kaynaklarda tamamen bir rivayet olarak geçer. Ancak inanmak bize daha hoş geliyor :) Şiiri okurken böyle bir hikayeyi düşünmek şiirin duygu yükünü arttırıyor. 

Ben (lâ) şiir de en çok "Anla Mona Roza, ben bir deliyim" mısraının olduğu beşliğe hayran kaldım. Biraz kendi hissettiklerim üzerinden bu beşlikten bahsetmek istiyorum. Divan edebiyatında sevgilinin bir bakışı ile kirpiklerini bir ok gibi aşığa attığı ve aşığın bu ok ile yara aldığı oldukça çok beyitte geçer. Bu beşlikte zaten bize açıkça diyor ki; ey Sevgili açma pencelerini ki bir bakışın ölmem için yetecek anla işte senin bakışınla ölebilecek kadar sana deli divane aşığım. Ne muhteşem bir düşünüş ile söylemiş şair, hayran kalmamak elde değil diye düşünüyorum. 

Şiiri biraz uzunca anlattım galiba :) Bu anlattıklarımı okuduktan sonra, şiiri yeniden okuduğunuzda hissettikleriniz umarım daha farklı olacaktır.




|
2

"Bizi Bize Bırakma"

Yazar: on 13:17 in
Canım yanıyor,içimde bir sızı nedenini bilmiyorum
Adı sensizlik belki
Yada ulaşamamak, ağlayamamak derinden,
Kıyamdayken başka yerde, secdedeyken başka yerde olmak
Yönelememek sana içten bir aşkla
Canım yanıyor ya Rabbel alemin
Bir sızı var anlayamadığım,
Canım yanıyor Ya Erhamerrahimin
Adını koyamadığım,
Bugün gitmek istedim buralardan
Sana yakın olmak için,uzakları yakın yapabilmek için,
Çıktım viran şehrimden;daha fazla gidemedim nedense,
Bir yağmur başladı sessizce,ER-RAHİM diye fısıldadı paramparça olan yüreğime,
İrkildim Ya Rabbelalemin,rahmetine kavuştur beni,
Sonra yürüdüm içimde bir ses anlayamadığım,
Bir güvercin gördüm sırılsıklam; EL-CELİL dedi içimdeki sese,
Ne büyük.ne yücesin;yüceliğinle derman ol derdime,
Islandım,yorgunum birde acı var içimde nereye baksam seni gördüm ALLAHIM
Bir çocuk tebessümünde,bir yaprağın vedasında mevsime,
MALİKÜ’L-MÜLK tecellisini gördüm kara bulutların içinden doğan güneşte
Sen her şeyin tek sahibi ALLAHIM,
İçimde bir uçurumken hayat,üstelik çıkmazdayken dar sokaklarım
EL-MÜHEYMİN sesi kulağımda,
Sen aciz kullarını unutmayan hep gözeten ALLAHIM,yardım et bu kuluna,
Savruluyorum nereye gitsem bilmiyorum,bir dağa bakıyorum bir mahlukata
Hepsi rükuda hepsi kıyamda
Çiçekler,otlar,toprak secdede
En küçük mahlukat zikirde,insanlık ise gaflette
YA HALIK diyor tabiat;adem ise hüsranda,azapta
Ey incelik,lütuf sahibi EL-LATİF
Ey kusurlardan münezzeh KUDDÜS
EY adalet sahibi EL-ADL
EY büyüklük sahibi EL-AZİM
EY merhamet sahibi ER-RAHMAN
Nereye baksam,nereye dönsem sen tecelli ettin,
Bir tek insanlıkta görmedim huşu ile yakarış,
her şey sende yaşarken;İnsanlık nefsinde ölmüş
Her yer sende iken,insanlık her yerde viran olmuş,
Bu viran şehirde,divane dünyada yalnız bırakma bizi
UTANIYORUZ RAHMETİ GENİŞ ALLAHIM
Bizi bize bırakma ALLAHIM
BİZİ BİZE BIRAKMA 

alıntıdır

|

Copyright © 2009 lâ-illâ All rights reserved. Theme by Laptop Geek. | Bloggerized by FalconHive.