Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7

Mavi Marmara Arslanları

Yazar: on 01:59 in

Kapatın gözlerinizi… Hadi hep beraber hayalî bir yolculuğa çıkalım. Bu kez rotamız Filistin olsun ve insanî bir yardım yükleyelim heybemize. Yolumuz uzun ülkeler geçeceğiz. Her ülkede kalbî bir muhabbetle yanımızda olan insanlar göreceğiz. Aramızda bir sevgi seli oluşacak ve hiç tanımadığımız insanlarla aynı ülkü için kardeş olacağız. Müslüman Müslüman’ın kardeşidir düstûrunu gönülden benimseyip, sımsıkı sarılacağız birbirimize.
Yollara âşina değiliz ama bir Olan’a sığınacağız el ele gönül gönüle. Zorluklar çıkacak biliyoruz ama her şeyi göze almışız. Biz ki Fatih’lerin Eyyubi’lerin torunları vazgeçmek yakışır mı şanımıza?
Önce sakin tüm limanlar ilerliyoruz. Her limanda büyük bir coşkuyla karşılanıyoruz. Filistin’e gideceğimizi duyan bütün dindaşlarımız ve bütün bu zulme dur diyenler koşa koşa bizi karşılamaya ve uğurlamaya gelmişler. Hatta belki içlerinden birkaçı da bize katılacaklar. Arkamızdan su dökecekler bazıları da tez gidip tez gelelim diye. Her limanda biraz daha artarak devam edeceğiz. Artacağız ancak azalmayacağız. Artacağız çünkü hedefi ve gayesi insanî yardım olanlardanız. Artacağız çünkü dinimizin harem-gâhına giren zalimlere karşı mazlumları koruma güdüsünde olanlardanız. Artacağız çünkü dünyaya baş tutanlara karşı boyun eğmeyenlerdeniz. Onlar ki kendilerini dünyanın hâkimi sanıyorlar, bilmiyorlar ki onlardan büyük Allah var.
Ülkemizden çıkmış bir türkü tutturmuş, Uhud aslanları kadar heybetli, bin atlı kadar şen ilerliyoruz yolumuzda. İçimizde bir sıkıntı var aslında her birimizin ama kimse kimseye bir şey belli etmiyor. Mekke’nin fethine giden fâtihler gibiyiz ki dimdik ayaktayız. Ölsekte geri dönmeyeceğiz bunu beynimizin ve kalbimizin her bir kıvrımına yazmışız.
İlk bozgun hiç beklemediğimiz bir anda hiç beklemediğimiz bir yerde uğrayacak bize. Mısr’a vardığımızda kapanacak yüzümüze aralanan bütün kapılar. Bir zaman Yûsuf’un hükmettiği yerlerde Mübârek’ler cirit atacak. Kenan iline gitmemize engel olacak. Mümkün müdür Yûsuf’un öz diyarına, hükmettiği yerden gidişe engel olunsun. Bir şekilde açılacak yollar, bir yolu kapatan Allah bir yolu açacak önümüzde. Ne beklediğimiz saatler ne çektiğimiz eziyetler ne de bozulan morallerimiz canımızı yakacak Müslüman’ın Müslüman’a koyduğu engel kadar. Kardeş kardeşe bu cevr ü cefâyı ederse lâl olmaz mı eller, diller ağyârın ettiklerine karşı?... Mısrî Türkî’ye bunu yaparsa, Yahûd Kudsî'ye ne yapmaz!...
Yollar onca yollar aştıkta bir Akdeniz’den Kızıldeniz’e geçememenin ye’sindeyiz. Keyifler kaçmış, ağlamaklı gözler yine de Eyüp sabrı ile sabrediyoruz. Sabredenlerin mükâfatlarının verileceğini anıyoruz ve anlatıyoruz birbirimize. Çığlık olmuş bir sükûnet var gemimizde. Diller susmuşta gönüller konuşur. Anneler, babalar, ağabeyler, ablalar susmuş bir Furkan’lar bir Ali Haydar’lar konuşur. Onlar konuşur bizler dinleriz. Onların konuştuğu ile yollar görürüz. Bir fener timsalî zulmetlerimizi nûr eylerler.
Hacı bir dede kutlu iki mescidi görmüş üçüncüsünü göreceği için heyecanlı, bir abla cân kardeşlerine kavuşacağı için sabırsız, genç bir delikanlı Filistin’i fethedeceği için Fâtih sevincinde… Duygu, duygu içinde, hislerimizin hepsi son safhasında… Sabırlarımız zorlanıyor ama sakiniz mükemmel bir teslîmiyetle menzilimize varmayı bekliyoruz. İşte bir gece kara göründü. Bir adım ötemiz Filistin! Adım atsak toprağı öpeceğiz. Kat kat semâ yere iniyor bir anda sanki kıyâmet kopmada. Yüzlerce insan bir sağa bir sola koşuyor. Genç, ihtiyarı korumaya çalışıyor, anne, çocuğunu kurtarma çabasında. Mermiler geçiyor sağdan soldan. Şehâdet şerbetini içiyor dokuz kardeşimiz sırası ile. Engel olmaya çalışıyoruz Yaradan’a sığınıyoruz. Lâkin ne mümkün zâlime engel olmak. Eziyorlar, geçiyorlar suçsuz onlarca insanı. Alacaklarını alıyorlar, emellerine ulaşıyorlar ve gidiyorlar. Mavi Marmara’da biz 587 yolcu ile tarifsiz bir tufandan çıkıyoruz. Korktu isek nâ-merd olalım, onca zulme karşı biz Mavi Marmara aslanları boyun eğmedik, eğmeyeceğiz.
Açın gözlerinizi Sevgili Dost’lar! Açın gözlerinizi. Açalım gözlerimizi. Bu zulme dokuz değil dokuzyüzbin şehidimiz fedâ olsun. Yeter ki biz gözlerimizi kapamayalım bu insanlığa sığmayan zâlimlik karşısında sesimizi kısmayalım.


Dipnot: Yazının kendisi bana bütün hakları İhh Ankara'ya aittir. Yazıyı alıntı yapanlar olursa bunu belirtmesini önemle rica ediyorum vebal altında olmak istemem :) (hukuki bi problem çıkmasını istemem çünkü)

|
2

Ezan Çağrısının Mânâ Buudu

Yazar: on 16:55 in

 Ezan: insanoğlunu, sıfatını taşıdığı yaratılmışların en şereflisi olan "insan" seviyesine yükseltmek isteyen İlâhî, hak bir çağrının en son ve en mükemmel sadâsıdır. Ezan, ism-i şerif-i Muhammedî üzre nev'i beşeri huzuruna çağıran bir nur dalgasıdır. 

Allahu Ekber!
Allahu Ekber!
Allahu Ekber!
Allahu Ekber!

Ezan çağrısı "Allahu Ekber" ile başlar ve bu başlangıç hitabı dört defa arka arkaya kulaklarda yankılanır. Allah'ın büyük olduğu dört ufka ilan edilir. 
 
Allah Allah, büyük olan mutlak ve tek varlıktır. Herkes, her şey, her kıymet, her mahiyet küçüktür. Büyük olan yalnız O'dur. Bütün hacimler, bütün ağırlıklar, bütün kuvvetler, bütün kıymetler, bütün hadiseler ve durumlar, bütün mânâlar Celâl-i İlâhî'nin yanında silinir büyüklük yalnız Allah'a aittir. 

"Allahu Ekber" demek olan bu tekbir, aynı zamanda, gerçek hürriyetin hem kaynağı, hem de ifadesi olarak insanın her türlü kölelik ve esaretten kurtuluş beyannâmesidir. İnsan Allah'ın (en) büyüklüğünü kabul ederek, hem başka fânilerin hem de kendi ihtiraslarının esiri olmaktan kurtulur. 

Eşhedu en lâ ilâhe ilallah
Eşhedu en lâ ilâhe ilallah

Düşündüm, anladım, kalbimle kabullendim ve dilimle ifade ediyorum ki: Allah'tan başka ilah, güç, kanun koyucu ve kendisine kulluk edilecek bir başkası yokturç 
Şehadet ediyorum ki, O'ndan başka kainat sistemini elinde tutan yoktur. İçimde putlaştırdıklarımı "lâ" (hayır) deyip inkar ederek, kalbimi, bedenimi, ruhumu ve düşüncelerimi "illallah" diyerek Rabbimin emrine veriyorum. O'ndan başkasını güç tanımaya vesile olacak her şeye "lâ" deyip kenara itiyor, O'nu tek ve biricik hakim tanıyarak "illallah" diye bağlanıyorum.

Allah (cc), büyüklüğü ile hiç kimsenin ibadetine muhtaç olmadığı halde, ibadet olunmaya O'ndan başka kimsenin hakkı olmadığına ve lâyık da olmadığına şehadet ederim.

Eşhedu enne Muhammeden Resulullah
Eşhedu enne Muhammeden Resulullah

Yine düşündüm, anladım, kalbimle kabullendim ve dilimle ifade ediyorum ki; Hz. Muhammed (sav) Allah'ın mesajlarını bize ulaştıran en son Resulüdür. Yani inandığım Allah'ı bana tanıtan, öğreten, sevdiren ve O'nun emirlerini, kanunlarını bizzat yaşayarak gösteren insanlığın iftihar tablosu Hz. Muhammed'dir (sav).

Rabbe lâyık iibadeti, elçisi Hz. Muhammed'in (sav) getirdiğine şehadet ederim. Hz. Muhammed'in, O'nun gönderdiği peygamberi, elçisi olduğuna, Allah'a ancak O'nun bildirip gösterdiği ibadetlerin yaraşır olduğuna şehadet eder, inanırım. 

Hayye'ala's-salâh 
Hayye'ala's-salâh 

Haydi namaza! Haydi ibadete! Haydi huzura! Haydi bütün beşerî "izm"lerden, sistemlerden, akımlardan, ekollerden sıyrılarak gerçek kulluğa, kulluktaki hürlüğe! Haydi secdeye! Kalbimizi, beynimizibeşerî bütün çirkinliklerden fuzuliyatlardan arındırıp alnızımı tevazu içinde yaratılış maddemiz aslımız olan toprağa koyarak secde etmeye! Secde ederek hür olmaya, şahsiyet bulmaya, varoluş hikmetinin sırrını ortaya koymaya!

Hayye'ala'l-felâh
Hayye'ala'l-felâh

Haydi kurtuluşa! Haydi insanlığın kurtuluş mücadelesine! Haydi namazla kurtuluşa; namazla duruluşa, arınışa, yakarışa ve dirilişe!...
Allahu Ekber 
Allahu Ekber

"Ekber" olan yani "gerçek en büyük" olan sadece ve sadece O'dur. Diğer "en büyük"ler fânidir, geçicidir, zavallıdır. Tek hâkim, uyulacak, meded dilenecek tek merci O'dur.

Lâ ilâhe illallah!

Allah'tan başka ilah, güç, kanun koyucu ve kendisine kulluk edilecek bir başkası yoktur. Bütün korkulardan endişelerden, sıkıntılardan arınmak için sadece O'na, O'nun hakimiyetine evet! O'nun dışındakilere hayır!

İbrahim Refik


Ezan çağrısının mana boyutunu genel itibariyle bir çoğumuz ayrıntılı düşünmeyiz. Ezan okunur, vakit girmiştir, namaz kılmak gereklidir. Mutlaka en büyük mânâ budur. Ancak diğer mânâları da bilmek gerekmez mi? İbrahim Refik "Edeb ya Hû" kitabında ayrıntılı bir şekilde bu mânâları anlatmış. Arapça bilmediğimiz için dinî birçok şeyi anlamadığımız gibi ezan-ı Muhammedî'yi de anlamıyoruz. Ezan ise bize, beş vakit, beş farklı makamla, beş farklı muştu verir. Bu mânâyı idrak ettiğimiz takdirde ezan bize özündeki muştuyu fısıldar. Bunun için bu yazı belki vesile olur diye alıntılamak istedim. Bir de bir nev'i kitap tanıtımı olur diye düşündüm. Kitap, kısa kısa kıssa ve denemelerden oluşuyor. Ecdâdımızdan bugünümüze edeb konusunu işliyor. Edeb ile ilgili fevkalede örnek teşkil edecek hikeyler barındırıyor.  İnşaAllah takvayı bir parça ilerletmek için bir adımda bu kitap olur bu yüzden tavsiye olunur.

(Aynı zamanda blog ismimiz lâ ve illâ nın manasını içinde barından bir yazı olduğunu gördüm. Lâ (ben) ve illâ (sevgili dost) bu şekilde bu hatır ile bir araya gelmişti. Bu yüzden sanırım yazı daha bir fazla etkiledi beni :))


|
2

Kalbi Temizler Ekolü

Yazar: i can... but i won't on 23:58 in
Umutrehberi'nde okuduğum bu yazı, uzunca zamandır etraftan bolca duyduğum ve bir o kadar da anlamsız gelen 'benim kalbim temiz' yani Kalbi Temizler Ekolü hakkındaki tüm hislerime tercüman oldu. Benim kalbim temiz, sorumluluklarının gayet bilincinde olan ama kalbinin temizliği (!) ile bunların üstünü örtebileceğine inanan insanların, sadece ama sadece vicdanlarını rahatlatmak ve tabiri caizse kendilerini aldatmak için sıklıkla kullandıkları içi boş bir cümledir.
"Ben insanlara hiç kötülük yapmıyorum, fakirlere arada sırada yardım da ediyorum, demek ki Allah'ın istediği ahlaktayım." demek, kendi kendini aldatmaktan başka bir şey değildir ne nedir? Çünkü Kur'an'a göre kalbin temiz olması demek, Allah'a yönelmiş ve O'na itaat etmiş olmak demektir. Allah'ın rızasını ve rahmetini kazanmanın yolu "iyi insan" olarak tanınmak değil, Allah'ın Kur'an'da tarif ettiği şekilde bir mümin olmaktır.
Sözü fazla uzatmadan yazıya geçmek istiyorum :)

Bazı kardeşlerimiz, kalp temizliğini sadece, insanlar hakkında bir kötülük düşünmemek, yahut yardımsever olmak gibi çok basit bir mânâda anlıyorlar.Bununla da kalmayıp, insanlara iyi davranmakla, Allah’a ibadet mükellefiyetinden kurtulduklarını zannediyorlar. Bu, şeytanın bir hilesi, nefsin bir oyunudur.

Bu kişiler namaz kılan, ibadet eden bir mü’minin günlük hayatında İslâm’ın ruhuna ters düşen ve diğer insanlara zarar veren bir takım noktalar tespit ediyorlar. Bunları öne sürüyor ve “Bu adam namaz kılıyor ama, şu hataları da işliyor, ben ise, onun düştüğü hatalara düşmüyorum. çünkü benim kalbim temiz!” diyerek kendi ibadetsizliklerine, onun kusurlarında bir özür kapısı bulmaya çalışıyorlar.


Bu tip yanlış değerlendirmeler sadece namaz kılmayanlara mahsus değil. Namaz kılan bir mü’min de İslâm’ın diğer emirlerini kendisinden daha iyi yerine getiren bir kardeşi hakkında benzer şeyler söyleyebiliyor. Hidayet rehberimiz, Peygamber Efendimiz’den (asm) bir Hadis-i Şerif: “İlk kez bir günah işlendiği zaman kalpte bir kara leke hâsıl olur. Eğer sahibi pişman olur tövbe, istiğfar ederse kalp yine parlar.” Bu Hadis-i Şerif’den temiz ve selim kalbin, ancak günahlardan salim olan ve isyanlarla kararmamış bir kalp olabileceğini öğreniyoruz.


Farzlar te’vil kaldırmaz. Onlarda yanlış yorum yapmaya ve hakikatı saptırmaya kimsenin hakkı yoktur. Allah emretmiş, Resulûllah (asm) da bu emrin nasıl yerine getirileceğini bir ömür boyu mü’minlere öğretmiş, tâlim etmiş. Asr-ı Saadeti takip eden bütün asırlarda bu emirler aynen tatbik edilmiş. Her taraf câmilerle, mescidlerle, medreselerle, tekkelerle dolup taşmış. Derken âhir zamana gelinmiş. Dünyaya dalma, dinden uzaklaşma, sefahatta boğulma, menfaat peşinde koşma devri gelip çatmış. İbadet terkedilmiş, ilim bir yana atılmış, irfandan uzaklaşılmış. Bu bozuk atmosferde, nasıl olmuşsa olmuş, yeni bir grup çıkmış ortaya: Kalbi Temizler Ekolü.


Bunlar ondört asrın bütün mü’minlerine ters bir caddede yürümeye başlamışlar. Bu ekolün mensupları, kendi haklarında, tevbe kapısını âdetâ kapamışlar. Ben senin kalbine nasıl bakayım? Kalp manevî olduğu gibi, onun hassaları, lâtifeleri de manevî. Bunlar tezahür olmadan, açığa vurulmadan nasıl bilinebilir!?


Karşınızda açlıktan inleyen bir zavallı. Ve yanıbaşında para küpü denecek kadar zengin biri. Niçin bu adama yardım etmiyorsun diyecek oluyorsunuz: “Yardım etmediğime bakma, benim kalbim şefkat dolu, merhamet dolu…” diye karşılık veriyor size. Şefkat ve merhamet, kalbe ait güzellikler. Ama onlar, fukaraya serilen sofrada, yahut verilen sadakada kendini gösterir.


Takva, kalbe ait bir başka güzellik, bir başka kemâl. O da, günahlardan uzak kalmakla ortaya çıkar, bilinir. İmanın da bir tezahürü vardır. Kişinin kalbindeki imanını diliyle de ifade etmesi gerekir. İman ancak böylece sahih olur. Dilden şehadet olarak dökülmeyen bir imanın varlığına nasıl hükmedilebilir? Kalbin, Allah’ın emirlerine karşı itaatkâr olması da bir başka güzelliktir. Bu güzelliğin tezahürü, belirtisi, nişanesi, ispatı ise ibadettir. Bir insan, namaz kıldığı halde nefsini yenememişse, işlerini Rabbinin emirlerine göre tanzim etmiyorsa, bu adam namazın hakikatına erememiştir. Ama o kul, bu hatasını namazı terkederek tedavi edecek değildir. Bunun yolu yine namazdan geçer.

Mizanda, zerre kadar iyilik de kötülük de tartılacak. Biz, “kalbimiz temiz” diyerek nefsimizi baş köşeye oturtup başkalarının günahlarına bakacağımıza, kendi noksanlarımızla ilgilensek ve onları tamamlamaya gayret göstersek o gün daha kârlı çıkarız. Biz o âlemde, başkalarının hatası nispetinde değil, kendi sevabımız miktarınca derece alacağız. Başkasının noksanlığı bizi yükseltmeyecek. Bu dünyada bile onun misâllerini yaşamıyor muyuz!?.. Bir meyveye elimiz erişmediği zaman, ayağımızın altına birşeyler koyuyor ve ona ulaşıyoruz. Yoksa, boyu bizden daha kısa olanlara bakmakla midemize birşeyler gitmiyor.


[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]


- Geçenlerde bir hâdise duydum. Hatta şahid olanları dinledim. Çok üzüldüm. Yedi ceddi şeyh olan bir aile Avrupa’da seyahat ve ikâmet ederlerken sanki eskiden zorla imân etmişlermiş gibi hem ibâdâtı hem tesettürü bırakıvermişler. Öyle kalsa gene bir derece. Bu yetmezmiş gibi tesettürlü Müslüman kardeşlerimizi de bağnazlık ve mürtecilikle (gericilik) itham eder, levmederlermiş (kınarlarmış). Din ve imân, içindeki hissiyâtmış, önemli olan kalbin pâk olması ev âleme sevgi ile nazarmış ?!

- Bak sen şu işe erenlerim… Bunlar yeni değil, bu sapık itikad evvelden de var idi. Ya hû kalpleri en iyi bilen kimdir? Hz. Allah (cc) O Hak Teala ki Kur’an-ı Kerim, Kelam-ı Kadîm’inde, Sure-i Mülk’te ne buyuruyor: “Her şeye, hiçbir şeyin ihâta edemeyeceği şekilde muktedir olan o Allah ki ölümü ve hayatı yarattı ki sizin hanginizin en iyi ameli (işi) var ortaya çıksın, âşikar olsun.” buyuruyor. O halde düşünmez mi ki bu ahmak insan, kalpleri en iyi bilen Allah Teala bile kuluna amel güzelliğini zâhir eylemesini emrederken kulları nasıl amellerindeki bozukluğu ile temiz kalbini arzetmeye kalkar. Küpün içinde ne varsa dışına o sızar. Bir devletin kanunu ihlal eden ve eşkıyalık yapan, ben devletime aşığım, vatanperverim dese devletin hakimi bu çürük mazereti suçun hafifletilmesi veya cezanın iptali için vesile kabul eder mi hiç?!


|
3

Be’nin Noktası

Yazar: i can... but i won't on 18:56 in ,
Biçimlerin en kıdemlisidir nokta, en yetkini. Hemen bütün disiplinlerde her şey noktayla başlayıp noktayla biterken geleneğin noktaya gösterdiği itibar da bir özetler silsilesine gelip dayanır: “Evrenin özeti Kur’an’da, onun özeti başındaki Fatiha’da, onun özeti başındaki Besmele’de, onun özeti başındaki Bâ’da, onun da özeti altındaki nokta’dadır.”

Tefsir kitapları Besmele tefsiriyle açılırken, bu nokta üstünde sayfalarca durulur. Mesnevi şerhlerinde de Mesnevi’nin Besmele ile değilse de Bişnev ile başladığı, Besmele’nin bütün anlamının da Bişnev’in başındaki Be’nin noktasına yüklendiği uzun uzun açıklanır. Sufi gelenekte pek çok eserin Be ile başlaması da aynı tavırdan kaynaklanır. Böylece her şey gelip gelip bir noktaya dayanır: Be’nin noktası. Çünkü Be’nin üstünlüğü altındaki noktadadır.

Hakikat ilminde, düşey bir çizgi olan Elif, kavranamaz tekliği, anlaşılmaz birliği, sıradan nazarlara meçhul olan dünyevi dışı alanı, gaybı temsil eder. Hiçbir fiilin, zamanın ve mekânın bulunmadığı, “Ol” öncesi muamma halini, Zât’ın kendisiyle baş başa olduğu ehâdiyeti, Gizli Hazine’yi. Be ise, bilinmek isteyen Gizli Hazine’nin isimlerinde yansıyarak bilinme halidir. Görünür âlemdir. Eski alfabede Be de ufuk çizgisi üzerinde yatay istikamette uzanan bir Elif’tir aslında, ama altına bir nokta almıştır. İşte o nokta Elif’i Be kılar. Elif o noktayla Be’ye dönüşür. O noktayla görünür. Öyleyse Elif’ten Be’ye, görünmeyenden görünüre yol vardır. Yol, o noktadan açılır.

Be’nin sırrı noktasında saklı. Ol, deyince olan, görünmezken görünen, bir isimken vücut bulan, ne varsa, Be’nin altındaki noktanın açtığı kapıdan gelir. Geniş kapılar çekmez bu yükü. Sırr ancak Be’nin noktasından geçebilir.

O noktada zahirden batına yol açılır, ahir evvele bağlanır. İki dil, iki dünya arasında o noktada tercüme mümkün olur. Ne ki ilk nokta çizgi haline gelmeye başlar o zaman; zaman başlar, mekân başlar, fiil başlar. Fiziğin yüzü o noktada metafiziğe bakar, ruh o noktada aslını hatırlar. Bunun için o kara noktanın sırtına yüklenecek anlamlar sonsuz kere çoğaltılabilir ve arka arkaya nokta redifli bir o kadar cümle sıralanabilir.

“İlim şehrinin kapısı”, “Be’nin noktası” Hz Ali’ye bakılırsa; “İlim bir noktadır onu cahiller çoğaltmıştır”. Çünkü nokta hikmettir, irfandır. Sonradan kazanmaz hazinesini. Her şeyi kendinde hazır bulur. Nokta her şeyi içkinken, ilimse çizgidir, çetrefildir. Sonradan kazanıldığı için cevher değil illettir. Bu kadar şeyi bilmek de gerekli midir? Değil mi ki ufuk çizgisinin üzerindeki nokta uçmaya kalkışır. Ufuk çizgisinin altında kalan nokta arzın çekim kanununa kapılır. Biri uçar biri düşer. Uçan nokta, düşen kara noktadır. Gözlerimiz karanlığa alışalı beri. İçimizdeki gül resmi çizgi nokta çizgi noktadır.

Nokta varlığın özeti. Noktasını bulamamış ya da yitirmiş her harf ol sebepten kusurlu. Ama eski alfabede sıfırı ifade eden şekil de bir noktadır. O zaman varlık yokluk olur, yokluk varlık. Hamid bu yüzden ihtişamlı bir bilmezden gelişle sorar: Bu sıfır nedir hesâb içinde? Tecahül-i arifane, çünkü bütün varlık ancak ona doğru değiştiği bir sıfırla mana kazanır. İlimle kavgalı Fuzuli aşka da ilme de son noktayı koyar o noktada; Leylâ, sûret-i aşk-ı Mevlâ’dır.

Fazla söze hiç gerek yok aslında. Noktanın içinde bütün mümkünler saklı. Mümkün nokta gayr-i mümkün nokta. Sır nokta esrar nokta. Bâb nokta ebvâb nokta.

Bilinenden bir eser yok. Bilinmeyen nokta nokta.

Bir parantez vakt-i ömrüm. Ölüm nokta doğum nokta. İsmimden sual edilse, bilin beni üç nokta.

Bir aynada seyrettim âlemin cümlesini. Aynam nokta sırrım nokta. Umduğum kadar büyük değilmiş, dünya nokta ben nokta.

Öyle uzaklaşmışım ki menzilden sıla nokta gurbet nokta. Döndüm baktım aldığım yol, nokta üstünde nokta. Gelen geçti, giden gitti. Sağım nokta solum nokta. Menzil-i maksûda varmış erenler. Söyleyen yok susan nokta.

Nazan Bekiroğlu – Zaman


|

Copyright © 2009 lâ-illâ All rights reserved. Theme by Laptop Geek. | Bloggerized by FalconHive.