Mavi Marmara Arslanları
Dipnot: Yazının kendisi bana bütün hakları İhh Ankara'ya aittir. Yazıyı alıntı yapanlar olursa bunu belirtmesini önemle rica ediyorum vebal altında olmak istemem :) (hukuki bi problem çıkmasını istemem çünkü)
Bu kişiler namaz kılan, ibadet eden bir mü’minin günlük hayatında İslâm’ın ruhuna ters düşen ve diğer insanlara zarar veren bir takım noktalar tespit ediyorlar. Bunları öne sürüyor ve “Bu adam namaz kılıyor ama, şu hataları da işliyor, ben ise, onun düştüğü hatalara düşmüyorum. çünkü benim kalbim temiz!” diyerek kendi ibadetsizliklerine, onun kusurlarında bir özür kapısı bulmaya çalışıyorlar.
Bu tip yanlış değerlendirmeler sadece namaz kılmayanlara mahsus değil. Namaz kılan bir mü’min de İslâm’ın diğer emirlerini kendisinden daha iyi yerine getiren bir kardeşi hakkında benzer şeyler söyleyebiliyor. Hidayet rehberimiz, Peygamber Efendimiz’den (asm) bir Hadis-i Şerif: “İlk kez bir günah işlendiği zaman kalpte bir kara leke hâsıl olur. Eğer sahibi pişman olur tövbe, istiğfar ederse kalp yine parlar.” Bu Hadis-i Şerif’den temiz ve selim kalbin, ancak günahlardan salim olan ve isyanlarla kararmamış bir kalp olabileceğini öğreniyoruz.
Farzlar te’vil kaldırmaz. Onlarda yanlış yorum yapmaya ve hakikatı saptırmaya kimsenin hakkı yoktur. Allah emretmiş, Resulûllah (asm) da bu emrin nasıl yerine getirileceğini bir ömür boyu mü’minlere öğretmiş, tâlim etmiş. Asr-ı Saadeti takip eden bütün asırlarda bu emirler aynen tatbik edilmiş. Her taraf câmilerle, mescidlerle, medreselerle, tekkelerle dolup taşmış. Derken âhir zamana gelinmiş. Dünyaya dalma, dinden uzaklaşma, sefahatta boğulma, menfaat peşinde koşma devri gelip çatmış. İbadet terkedilmiş, ilim bir yana atılmış, irfandan uzaklaşılmış. Bu bozuk atmosferde, nasıl olmuşsa olmuş, yeni bir grup çıkmış ortaya: Kalbi Temizler Ekolü.
Bunlar ondört asrın bütün mü’minlerine ters bir caddede yürümeye başlamışlar. Bu ekolün mensupları, kendi haklarında, tevbe kapısını âdetâ kapamışlar. Ben senin kalbine nasıl bakayım? Kalp manevî olduğu gibi, onun hassaları, lâtifeleri de manevî. Bunlar tezahür olmadan, açığa vurulmadan nasıl bilinebilir!?
Karşınızda açlıktan inleyen bir zavallı. Ve yanıbaşında para küpü denecek kadar zengin biri. Niçin bu adama yardım etmiyorsun diyecek oluyorsunuz: “Yardım etmediğime bakma, benim kalbim şefkat dolu, merhamet dolu…” diye karşılık veriyor size. Şefkat ve merhamet, kalbe ait güzellikler. Ama onlar, fukaraya serilen sofrada, yahut verilen sadakada kendini gösterir.
Takva, kalbe ait bir başka güzellik, bir başka kemâl. O da, günahlardan uzak kalmakla ortaya çıkar, bilinir. İmanın da bir tezahürü vardır. Kişinin kalbindeki imanını diliyle de ifade etmesi gerekir. İman ancak böylece sahih olur. Dilden şehadet olarak dökülmeyen bir imanın varlığına nasıl hükmedilebilir? Kalbin, Allah’ın emirlerine karşı itaatkâr olması da bir başka güzelliktir. Bu güzelliğin tezahürü, belirtisi, nişanesi, ispatı ise ibadettir. Bir insan, namaz kıldığı halde nefsini yenememişse, işlerini Rabbinin emirlerine göre tanzim etmiyorsa, bu adam namazın hakikatına erememiştir. Ama o kul, bu hatasını namazı terkederek tedavi edecek değildir. Bunun yolu yine namazdan geçer.
Mizanda, zerre kadar iyilik de kötülük de tartılacak. Biz, “kalbimiz temiz” diyerek nefsimizi baş köşeye oturtup başkalarının günahlarına bakacağımıza, kendi noksanlarımızla ilgilensek ve onları tamamlamaya gayret göstersek o gün daha kârlı çıkarız. Biz o âlemde, başkalarının hatası nispetinde değil, kendi sevabımız miktarınca derece alacağız. Başkasının noksanlığı bizi yükseltmeyecek. Bu dünyada bile onun misâllerini yaşamıyor muyuz!?.. Bir meyveye elimiz erişmediği zaman, ayağımızın altına birşeyler koyuyor ve ona ulaşıyoruz. Yoksa, boyu bizden daha kısa olanlara bakmakla midemize birşeyler gitmiyor.
[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]
- Geçenlerde bir hâdise duydum. Hatta şahid olanları dinledim. Çok üzüldüm. Yedi ceddi şeyh olan bir aile Avrupa’da seyahat ve ikâmet ederlerken sanki eskiden zorla imân etmişlermiş gibi hem ibâdâtı hem tesettürü bırakıvermişler. Öyle kalsa gene bir derece. Bu yetmezmiş gibi tesettürlü Müslüman kardeşlerimizi de bağnazlık ve mürtecilikle (gericilik) itham eder, levmederlermiş (kınarlarmış). Din ve imân, içindeki hissiyâtmış, önemli olan kalbin pâk olması ev âleme sevgi ile nazarmış ?!
- Bak sen şu işe erenlerim… Bunlar yeni değil, bu sapık itikad evvelden de var idi. Ya hû kalpleri en iyi bilen kimdir? Hz. Allah (cc) O Hak Teala ki Kur’an-ı Kerim, Kelam-ı Kadîm’inde, Sure-i Mülk’te ne buyuruyor: “Her şeye, hiçbir şeyin ihâta edemeyeceği şekilde muktedir olan o Allah ki ölümü ve hayatı yarattı ki sizin hanginizin en iyi ameli (işi) var ortaya çıksın, âşikar olsun.” buyuruyor. O halde düşünmez mi ki bu ahmak insan, kalpleri en iyi bilen Allah Teala bile kuluna amel güzelliğini zâhir eylemesini emrederken kulları nasıl amellerindeki bozukluğu ile temiz kalbini arzetmeye kalkar. Küpün içinde ne varsa dışına o sızar. Bir devletin kanunu ihlal eden ve eşkıyalık yapan, ben devletime aşığım, vatanperverim dese devletin hakimi bu çürük mazereti suçun hafifletilmesi veya cezanın iptali için vesile kabul eder mi hiç?!
Tefsir kitapları Besmele tefsiriyle açılırken, bu nokta üstünde sayfalarca durulur. Mesnevi şerhlerinde de Mesnevi’nin Besmele ile değilse de Bişnev ile başladığı, Besmele’nin bütün anlamının da Bişnev’in başındaki Be’nin noktasına yüklendiği uzun uzun açıklanır. Sufi gelenekte pek çok eserin Be ile başlaması da aynı tavırdan kaynaklanır. Böylece her şey gelip gelip bir noktaya dayanır: Be’nin noktası. Çünkü Be’nin üstünlüğü altındaki noktadadır.
Hakikat ilminde, düşey bir çizgi olan Elif, kavranamaz tekliği, anlaşılmaz birliği, sıradan nazarlara meçhul olan dünyevi dışı alanı, gaybı temsil eder. Hiçbir fiilin, zamanın ve mekânın bulunmadığı, “Ol” öncesi muamma halini, Zât’ın kendisiyle baş başa olduğu ehâdiyeti, Gizli Hazine’yi. Be ise, bilinmek isteyen Gizli Hazine’nin isimlerinde yansıyarak bilinme halidir. Görünür âlemdir. Eski alfabede Be de ufuk çizgisi üzerinde yatay istikamette uzanan bir Elif’tir aslında, ama altına bir nokta almıştır. İşte o nokta Elif’i Be kılar. Elif o noktayla Be’ye dönüşür. O noktayla görünür. Öyleyse Elif’ten Be’ye, görünmeyenden görünüre yol vardır. Yol, o noktadan açılır.
Be’nin sırrı noktasında saklı. Ol, deyince olan, görünmezken görünen, bir isimken vücut bulan, ne varsa, Be’nin altındaki noktanın açtığı kapıdan gelir. Geniş kapılar çekmez bu yükü. Sırr ancak Be’nin noktasından geçebilir.
O noktada zahirden batına yol açılır, ahir evvele
bağlanır. İki dil, iki dünya arasında o noktada tercüme mümkün olur. Ne ki ilk nokta çizgi haline gelmeye başlar o zaman; zaman başlar, mekân başlar, fiil başlar. Fiziğin yüzü o noktada metafiziğe bakar, ruh o noktada aslını hatırlar. Bunun için o kara noktanın sırtına yüklenecek anlamlar sonsuz kere çoğaltılabilir ve arka arkaya nokta redifli bir o kadar cümle sıralanabilir.
“İlim şehrinin kapısı”, “Be’nin noktası” Hz Ali’ye bakılırsa; “İlim bir noktadır onu cahiller çoğaltmıştır”. Çünkü nokta hikmettir, irfandır. Sonradan kazanmaz hazinesini. Her şeyi kendinde hazır bulur. Nokta her şeyi içkinken, ilimse çizgidir, çetrefildir. Sonradan kazanıldığı için cevher değil illettir. Bu kadar şeyi bilmek de gerekli midir? Değil mi ki ufuk çizgisinin üzerindeki nokta uçmaya kalkışır. Ufuk çizgisinin altında kalan nokta arzın çekim kanununa kapılır. Biri uçar biri düşer. Uçan nokta, düşen kara noktadır. Gözlerimiz karanlığa alışalı beri. İçimizdeki gül resmi çizgi nokta çizgi noktadır.
Nokta varlığın özeti. Noktasını bulamamış ya da yitirmiş her harf ol sebepten kusurlu. Ama eski alfabede sıfırı ifade eden şekil de bir noktadır. O zaman varlık yokluk olur, yokluk varlık. Hamid bu yüzden ihtişamlı bir bilmezden gelişle sorar: Bu sıfır nedir hesâb içinde? Tecahül-i arifane, çünkü bütün varlık ancak ona doğru değiştiği bir sıfırla mana kazanır. İlimle kavgalı Fuzuli aşka da ilme de son noktayı koyar o noktada; Leylâ, sûret-i aşk-ı Mevlâ’dır.
Fazla söze hiç gerek yok aslında. Noktanın içinde bütün mümkünler saklı. Mümkün nokta gayr-i mümkün nokta. Sır nokta esrar nokta. Bâb nokta ebvâb nokta.
Bilinenden bir eser yok. Bilinmeyen nokta nokta.
Bir parantez vakt-i ömrüm. Ölüm nokta doğum nokta. İsmimden sual edilse, bilin beni üç nokta.
Bir aynada seyrettim âlemin cümlesini. Aynam nokta sırrım nokta. Umduğum kadar büyük değilmiş, dünya nokta ben nokta.
Öyle uzaklaşmışım ki menzilden sıla nokta gurbet nokta. Döndüm baktım aldığım yol, nokta üstünde nokta. Gelen geçti, giden gitti. Sağım nokta solum nokta. Menzil-i maksûda varmış erenler. Söyleyen yok susan nokta.
Nazan Bekiroğlu – Zaman
Her şey birbirinin zıddı ile yaratılmış iken Yoktan var edildik, Lâ iken, illâ var olduk Ve tevhid ile kabul ettik "O'ndan başka ilâh yoktur" Bu sırada yazıcı'nın sözleri girdi araya "LÂ: Olumsuzluk eki.Başkaldırı serbestîsi. Ama değil mi ki Tevhid kelimesi de LÂ ile başlar: Lâ ilahe. Bilinçli kabul kelimesi onun ardından gelir: İllallah." İşte blogumuzun hikayesi ve ilham kaynağı...
Copyright © 2009 lâ-illâ All rights reserved. Theme by Laptop Geek. | Bloggerized by FalconHive.