Ey imam, namaza başlarken Allâhu ekber demenin mânâsı şudur: “Allâh’ım, biz senin huzûrunda kurban olduk.” Kurban keserken Allâhuekber dersin işte, öldürülmeye layık olan nefsi kurban ederken de bu söz söylenir. O esnada beden İsmail, can da Halîl İbrahim gibidir. Can, bu semiz bedenin hevâ ve hevesini kesmek için tekbîr getirince Beden şehvetlerden, hırslardan kurtulur, namazda “Bismillahirrahmânirr ahîm” demekle kurban olur gider. Namaz kılanlar, kıyâmette olduğu gibi, Allâh’ın huzûrunda saflar halinde dururlar, sorguya, hesap vermeye, yalvarmaya koyulurlar.
Namazda gözyaşı dökerken ayakta durmak, kıyâmet günü dirilerek, kabirlerden kalkıp mahşer yerinde Allâh’ın huzûrunda ayakta durmağa benzer. Cenâb-ı Hakk; “Sana verdiğim bu kadar mühlet içinde ne yaptın? Ne kazandın, ve bana ne getirdin?” diyecek. Ömrünü ne ile, ne işlerle, ne gibi ibâdetlerle, ne iyilikler yaparak harcadın, bitirdin? Sana verdiğim rızkı, kuvveti, gücü ne ile yok ettin? Gözünün nûrunu nerede tükettin? Beş duygunu nerelerde kullandın?
Gözünü, kulağını, aklını, irâdeni, bileğini, arşa ait olan bütün bu kuvvetlerini, neye, nerelere harcadın da onlara karşılık, bu dünyada neyi satın aldın? Sana kazma gibi, bel gibi el, ayak verdim. Onları sana ben bağışladım; onlar ne oldular?” Allâh’ın huzûrunda bunun gibi derde dert katan yüz binlerce haberler, sualler gelir.
Namazda kıyamda iken, kula gelen bu sözlerden kul utanır, utancından iki büklüm olur ruküa varır. Utancından ayakta durmağa gücü kalmaz, ruküda: “Subhane rabbiye’l-azîm” diyerek Allâh’ın noksan sıfatlardan berî olduğunu söyler.
Sonra o kula Hakk’tan ferman gelir; “Başını kaldır da sorulan sorulara cevap ver.” denir. Kul utana utana başını ruküdan kaldırır; fakat, dayanamaz; o günahkar, utancından yine yüz üstü yere kapanır.
Ona tekrar; “Secdeden başını kaldır da, yaptıklarından haber ver.” diye ferman gelir. O bir kere daha utanarak başını kaldırır ama, dayanamaz yine yılan gibi yüz üstü düşer.
Cenâb-ı Hakk; “Tekrar başını kaldır da söyle, yaptıklarını kıldan kıla, birer birer senden soracağım” diye buyurur.
Allâh’ın heybetli hitabı, onun rûhuna te’sir ettiği için, ayakta duracak gücü kalmamıştır. Bu ağır yük yüzünden ka’deye varır, dizleri üstüne çöker. Cenâb-ı Hakk ise; “Haydi söyle, anlat.” diye buyurur.
“Sana nimet vermiştim, nasıl şükrettiğini söyle; sana sermaye vermiştim, onunla ne kâr elde ettiğini göster.” Kul yüzünü sağ tarafına döndürür, peygamberlerin rûhlarına ve meleklere selam verir. Onlara niyâzda bulunur da der ki: “Ey mânâ pâdişahları, bu kötü kişiye şefaat edin, bu günahkarın ayağı da, örtüsü de çamura battı.” Peygamberler selam veren kula, derler ki: “Çâre ve yardım günü geçti, gitti. Çâre dünyada olabilirdi, orada hayırlı işler yapmadın, ibâdet etmedin, öğünler geçti. Ey bahtsız kişi, sen vakitsiz öten bir horoz gibisin; git, bizi üzme, bizim kalbimizi kırma.”
Kul yüzünü sola çevirir, bu defa akrabalarından yardım ister, onlar da ona; “Sus.” derler. “Ey efendi, biz kimiz ki sana yardım edelim, elini bizden çek de kendi cevâbını Allâh’a kendin ver.” derler.
Ne bu taraftan, ne o taraftan bir çâre bulamayınca, o çâresiz kulun gönlü, yüz parça olur.
O herkesten ümidini kesince, iki elini açar, duâya başlar.“Allâh’ım, herkesten ümidimi kestim. Evvel ve ahir kulunun başını vuracağı, sığınacağı sensin; senin rahmet ve mağfiretine son yoktur.” Namazdaki bu hoş işaretleri gör de, sonunda, kesin olarak işin böyle olacağını anla… Aklını başına al da namaz yumurtasından civciv çıkar, yâni namazdan mânen yararlan, yoksa dane toplayan bir şey öğrenememiş kuş gibi, Allâh’ın büyüklüğünü düşünmeden yere başını koyup kaldırma.
İllâ namaz illâ namaz. Efendimiz s.a.v. namaz için dinin direği dediyse sanırım abartmış olmam illâ namaz derken. Mevlânâ k.s.a. namaz için ne muhteşem bir tasvirde bulunmuş bizler için. Namazın idrakine O'nlar elbette varmışlardı. Lakin bizler ne kadar farkındayız namazın! Ömer Döngeloğlu hoca geçtiğimiz gün programında diyordu ki; hangi birimizin bir vakit namazı geçtiğinde evladımız ölmüş kadar içi yandı. Kendi nefsime sual ettim cevap alamadım hala şugün bir sinema uğruna bir vakit namazı terk etmişken, daha diyecek sözü yoktu nefsimin. Bugün bu yazıyı bir kez daha okuyup yayımlamamın sebebi de bu olsa gerek. Her şeyin bir günü var saati var demiştim yine ben, evet zaman buymuş demek ki. Ey Nefsim önce sözüm sanadır, sonrada nasiplenmek isteyenlere. Namaz mü'minin miracıdır, anlı secdedeyken vuslata erme vakti tek sevgiliye kavuşma vakti bu keyfi başka şeylere değişme ey nefsim. Bu keyfe vasıl olmaya bak! Sözler dilimden pek ağır düştü galiba, acıdan. Konu namaz tasiviriydi ben namaz kılmaya getirdim çok afedersiniz. Sürç-i lîsan ettiysem nolur kusuruma bakmayın sözlerim hep kendimle konuşmamdandır.
Fotoğraflarında küçük bir hikayesi var anlatmadan geçmeyeyim geçtiğimiz yıl 23 Nisan Cuma gününe gelmişti. Bende bir iş vesilesi ile Ulus'a gitmiştim. Ankara'lılar bilirler. Ulus'ta Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri vardır. Eğer gelirseniz buraya mutlaka ziyaret etmelisiniz. Çok mübarek bir Zat'tır. Ki hatta bana göre Ankara'nın koruyucusudur. Cuma günü olduğu içinde bir hayli kalabalıktı. Birde üstüne camii restorasyonda olunca dışarısı böyle kalabalıktı. Ben görüntüye hayran kaldığım için fotoğraflamıştım öylesine. Bir gün kullanacağım hiç aklıma gelmezdi. Önlerine geçip fotoğraf çekmek istemediğim içinde böyle yandan oldu fotoğraflar ama yazıya çok uygun oldu diye düşündüm. İnsanların sadece Cuma günleride olsa açık alanda namaz kılacak kadar özenli olmaları hoş bir durum. Keşke 5 vakit namazlarda böyle olsa ama dua bizden vermesi Rabbim'den. Dua ve namaz muhabbetiyle inşaAllah.
|
Yazar: i can... but i won't
on
13:55
in
Semerkand,
Sûfi
Kapatın Gözlerinizi. Şöyle dizlerinizin üzerine oturun. Ellerinizi göğsünüzün altında birbirine bağlayın. Gözleri açmak yok ama. Boş verin nedeni-niçini. Başınız sol omzunuzun üstünden kalbinize doğru bükülsün haydi. Şimdi düşünün bir Allah dostunun huzurundasınız. O asla tarif edemeyeceğiniz kokuyu duyuyor musunuz?
İçeride sizden başka yedi-sekiz kişi daha var. Bakışlarınız öne doğru düşmüş. Sanki bir siz varsınız, bir O. Başınızı kaldırıp etrafa bakmaya çekiniyorsunuz. Sessizlik müthiş. Siz hiç konuşmuyorsunuz; fakat kalbiniz hiç susmuyor. Bir yandan layık olamayışın mahcubiyeti ile kızarıyor yüzünüz. Bu bir lutuf. Allah dostu girişte hemen sağda oturmuş. Sol kolunun altında biraz yüksekçe bir yastık var. Yastığın arka kısmında bir GÜL demeti. Sağ yanında gümüş bir şekerlik. Çayını yudumluyor. Sol işaret parmağını sol kaş ucuna dayamış. Görünüşte burada bu odada ama aslında başka bir yerde gibi. Yalnızca onun görebildiği bir şeyleri seyreder gibi… Bir ara başınızı kaldırıp bakıyorsunuz. Kapının önünde pür-edep duran biri var. Bir ara ona bakıyor göz ucuyla. Anlıyor adam. Bu başka bir dil olmalı. Adam yaklaşıyor. Şekerlikten üç şeker alıp adamın avucuna bırakıyor. Bir şeyler söylüyor. Şimdi sesini duyuyorsunuz aman Allah’ım… Sözler hacim kazanıyor dudaklarında. Bu kelimeler o an yaratıldı sanki. Hafifçe tebessüm ediyor. Bakışlarınızı kaçırıp sehpanın arkasına biraz daha saklanıyorsunuz şimdi. Daha önce tebessüm eden birini hiç görmemiş olduğunuzu düşünüyorsunuz. Okuduğunuz menkıbeler kalbinize hücum ediyor. O elleri birbirine kenetliyor. Odaya ondan yayılan dalga dalga yayılan tevazu… Bakışlarını yerden kaldıramıyor gibi. Sanki mahcup bir ifade var yüzünde. Siz biraz daha saklanıyorsunuz yanınızdakinin arkasına doğru. Ne zamandır burada olduğunuzu düşünüyorsunuz. Bir cevabınız yok. Burada bu anda ruhunuzu teslim etmek istiyorsunuz. Edebin tevazunun tarifi ondan önce nasıl yapılıyordu acaba diye soruyor içiniz de bir ses. Gözlerini kapatıyor birden. Sanki bir şeyler söyleyecek. Sol elini sağ avucunun içine alıyor. Kapıdaki adam bir tepside çay bırakıyor sağ yanına. Bakışları yerde hala. Bakışını kaldırıp tebessüm ediyor. Hoş geldiniz, diyor kainat o sözden ibaret kalıyor. Fısıltıyla hoş bulduk, demeye çalışıyorsunuz. Ama dudaklarınız sizi dinlemiyor. Ne dediğinizi nasıl dediğinizi bilmiyorsunuz. O’nun elleri kenetli hala. Parmaklarına takılıyor gözünüz. Dikkatinizi toplamaya çalışıyorsunuz. Söylediği hiçbir şeyi unutmamalıyım diyorsunuz. O sohbete devam ediyor. Bundan önce söylediklerini düşünüyorsunuz sahi ne demişti? Aklınızda hiçbir şey yok. Vazgeçiyorsunuz hatırlamaya çalışmaktan. Orada olmanın hazzına bırakıyorsunuz kendinizi. O anlatmaya devam ediyor niyetten bahsediyor. Söz veriyorsunuz kendinize. Her sabah evden çıkarken…nasıldı o cümle? Hatırlamaya çalışıyorsunuz kalbiniz susmuyor. Ellerini arkadan bağlamış bir adam geldi diyor. Mahşeri düşünüyorsunuz. Onu çıkartıp asfalta koydu… Ağlamaklı oluyorsunuz birden kalbinizi bildiğini biliyorsunuz kalbiniz bunu bilmiyor. Mahşerde nasıl tanıyacak bizi diyor. Sus diyorsunuz içinize susmuyor. O çayından bir yudum daha alıyor. Kalbinizdeki o ses bağırmaya devam ediyor. Milyarlarca insanın içinde bizi nasıl bulacak? Bir kutuyu tarif ediyor o sıra. Yüzünüz kızarıyor. Halının altına girmek istiyorsunuz. Başınız omuzlarınıza gömülü ama size baktığını biliyorsunuz. Ses devam ediyor: Mahşerde nasıl tanıyacak bizi? Ani bir sessizlik… O birden susuyor. Siz kalbinizi söküp atmak istiyorsunuz. Sessizlik müthiş. Yeniden tane tane anlatmaya başlıyor: Bir adam vardı. Garip, kimsesiz bir adam. Bağ bahçe işleriyle uğraşır, sebze-meyve yetiştirirdi. Şehir pazarı oldu mu mahsulünü devesine yükler satmaya götürürdü. Nehrin üstündeki köprüden geçer pazara gelirdi. Akşama kadar satabildiğini satar satamadığını devesine yükler evine dönerdi. Bir gün adamın devesi yavruladı. Artık pazara giderken yavru deveyi de yanlarına alıyorlardı. Köprüden geçerken yavru deve nehre yuvarlanıp öldü. Annesi orada feryat edip inlemeye başladı. Ne zaman o köprüden geçseler deve orada durur feryat ederdi. Adam devesinin haline üzülür, bu kadar figan ediyor ciğerleri hasretten yandı delindi derdi. Bir gün deve ortadan kayboldu. Köylü yükünü omzuna alıyor pazara böyle gidip geliyordu. Bir zaman sonra devesini bir başka adamın yanında görünce sevindi bu deve benimdir, dedi. Ama adam oralı olmuyor devenin sahibi benim, diyordu. Münakaşa ettiler anlaşamadılar. Mahkemelik oldular. Kadı efendi devenin gerçek sahibini anlamaya çalışıyordu. Köylü dedi ki: Benim devemin bir yavrusu vardı köprüden düşüp öldü. Yavrusunun ardından öyle feryat ederdi ki ben ciğeri delinmiştir derdim. Deveyi keselim, eğer ciğeri delikse bu adam bana bir deve alsın değilse ben ona bir deve alırım. Kadı efendi diğer adama baktı. Adam olur deyip kabul etti. Deveyi kestiler baktılar ciğeri deliktir. Devenin sahibinin kim olduğunu anladılar.
Aşıkların ciğerleri de deliktir maşuk onları nerede olursa olsun bilir tanır. O sözünü bitirirken siz kan-ter içinde kalıyorsunuz. Kaçmak kaybolmak yok olmak istiyorsunuz. Ellerinizi ciğerleriniz üzerinde kavuşturmuşsunuz. O size hiç bakmıyor. Kalbinizden utanıyorsunuz. Çayından bir yudum daha alıyor. Ellerine sarılmak istiyorsunuz. Dudaklarınızdaki teri siliyorsunuz ellerinizle. Boğazınıza bir hıçkırık düğümleniyor. Başınızı hiç kaldıramıyorsunuz ama her şeyi görüyorsunuz sanki. Yanında bir adam var elindeki kağıtları gösteriyor. O bir şeyler soruyor adama. Her şey bir hayal gibi. Bir şey tarif ediyor. Parmakları kağıdın üzerinde. Ben burada mıyım diye düşünüyorsunuz. Adam kağıtları toplayıp kalkıyor. Siz dizlerinizin üzerinde daha bir toparlanıyorsunuz. Üç şeker veriyor adama. Başınızı kaldırıp etrafa bakıyorsunuz sizinle gelenlerden kimse yok orada! Hıçkırarak ağlamaya başlıyorsunuz. Biri sarsıyor sizi. Ezan sesi geliyor uzaklardan. Kan-ter içindesiniz. Bir feryat yükseliyor ta ciğerinizden. Biri daha hızla sarsmaya başlıyor sizi. Aç artık gözlerini dediğini duyuyorsunuz. Ezan sesi berraklaşıyor. Yatağınızın üzerindesiniz. Titriyor hıçkıra hıçkıra ağlıyorsunuz. Elleriniz göğsünüzde bağlı. Ezan sesi geliyor uzaklardan…
Yazar: i can... but i won't
on
18:52
in
Semerkand,
Sûfi
Semerkand’ı hiç gördünüz mü? Okuduğunuz dergiye ad olan o güzeller güzeli şehri. Semerkand’da birbirinin içinde meczolmuş büyük bir tarih ve medeniyet karşılar sizi.
Şair Süleyman Nazif’in “Dâüssıla” yani Vatan Hasreti adlı bir şiiri vardır. Söylendiğine göre Şair, Malta’ya sürgün olarak gönderilirken daha gemide, Akdeniz’in dalgalarında bata çıka giderken kaleme almıştır bu şiiri. İlk iki mısraı şöyledir:
“Bu şeb de cuşîş-i yâdınla ağladım durdum / Gel ey kerime-i tarih olan güzel yurdum.”
Bugünün Türkçesiyle söylersek: “Bu gece de seni anmanın coşkusuyla ağladım durdum / Gel ey tarihin kızı olan güzel yurdum.”
Kelimelerle oynamayı, yeni söyleyişler bulmayı pek seven şairin buradaki “kerime-i tarih” yani tarihin kızı ifadesi hayli ilginç, bir o kadar düşündürücüdür.
Vatana neden tarihin kızı denilir? Güzelliği, nazeninliği, kırılganlığı, dost düşman bütün gözlerin üzerinde oluşu, ona duyulan bağlılığın bir babanın kızına duyduğu derin hislere benzer oluşu, vs… Bu ifadenin çağrışımları artık okuyucunun hayal gücüne kalmış.
Fakat kişi birazcık tarih ve mekân bilgisini yoklayınca her ülkeye tarihin kızı denilemeyeceğini fark edebiliyor. Ve yine anlıyor ki bu ifadeyi memleket kadar, belki ondan daha fazla kimi şehirler hak eder. Süleyman Nazif söz konusu olunca da bu şehir elbette İstanbul’dur.
Kimi şehirler de, ne kadar zorlarsanız zorlayın, kendine asla tarihin kızı dedirtmez, dedirtemez. İnsanı gri duvarlarının soğuk yüzüyle karşılayan, tabiatıyla, mimarisiyle gönül okşamayan bir şehre tarihin kızı denilebilir mi? Kimliksiz sokaklarıyla, sanatın estetiğin uğramadığı semtleriyle size bir hikâye anlatmayan, anlatamayan nasipsiz şehirler hangi güzel sıfatı hak edebilir? Buna dair örnekleri siz kendi gezip gördüklerinizden bulabilirsiniz, biz burada söylemeyelim.
Fakat Semerkand’ı hiç gördünüz mü? Okuduğunuz dergiye ad olan o güzeller güzeli şehri. Süleyman Nazif’in naif benzetmesini sonuna kadar hak eden o yerin hiç değilse fotoğraflarına baktınız mı? Sanat tarihçisi Prof. Nusret Çam gidip gördükten sonra “Şaşırdım, demişti, orası ölümün bile güzelleştiği yer.” Belli ki Şah Zinde kabristanından söz ediyordu. Orta Asya ve Arap mimarisinin müthiş buluşmasından doğan lahuti atmosferin ancak ruhun anlayabileceği sırlı dilinden…
Semerkand’da birbirinin içinde meczolmuş büyük bir tarih ve medeniyet karşılar sizi. Bir Orta Asya kentinde olduğunuzu bilirsiniz. Ama kubbeler, minareler ve revaklı avlular üzerinden Medine’yi, Şam’ı, Bağdat’ı, Mağrib’i ve İstanbul’u selamlarsanız. Bu öyle şaşırtıcı bir mimaridir ki sanırsınız bütün İslâm coğrafyası orada bir araya gelmiş, Orta Asya’nın turkuaz göğünde boyanmış.
Şimdi Özbekistan Cumhuriyeti’nin önemli bir kültür kenti olan Semerkand’da, bir şehre nasip olabilecek en büyük tarihlerden biri karşılar sizi. Tarihin en büyük ticaret yollarından ikisinin, İpek ve Baharat Yolunun kesişme noktasında bulunan Semerkand, ilk devirlerinden beri daima önemli bir ticaret ve kültür merkezi. Şehrin Milattan önce 535 yılında Perslerle başlayan büyük macerası Büyük İskender’le, sonrasında Greklerle devam eder. Milattan önce I. yüzyılda Türkler çıkar sahneye, Semerkand’ı başkent yaparlar. Sonra Hun Türkleri, Göktürkler, Çin hakimiyeti derken devran döner, Mekke’de doğan hidayet güneşinin ışıkları buralara düşmeye başlar.
Semerkand’a müslümanların ilgisi, 676 yılında Emevîlerin Horasan valisi Said b. Osman’ın düzenlediği seferle başlar. Şehir kuşatılır, çarpışmaların ardından belli şartlarla barış yapılır. Şehitler arasında bir sahabi, Hz. Peygamber s.a.v.’in amcası oğlu Kusem r.a. da bulunmaktadır.
Fakat müslüman hakimiyetine direnir Semerkand. Anlaşma bozulur, 680’de ikinci kez fethedilir, yine elden çıkar, nihayet Kuteybe b. Müslim tarafından 711 yılında kalıcı olarak fethedilir ve ilk cami inşa edilir. Semerkand’ın İslâmlaşması büyük ölçüde bu fetihten sonra Halife Ömer b. Abdülaziz’in görevlendirdiği tebliğ heyetlerinin çabası sonucudur. Sonraki dönemlerde yakın çevredeki hanedanların, yerel unsurların ilgisi eksik olmaz Semerkand üzerinde. Ayaklanmalar, isyanlar, karışıklıklar şehir Abbasî hakimiyeti altındayken de devam eder. Nihayet Abbasî hilafetinin kontrolünde ayrı bir devlete dönüşen Sâmânîlerin başkenti olur. Bu dönem ekonomik ve kültürel bakımdan altın çağlarından birini yaşatır Semerkand’a.
1220 senesinde büyük Moğol istilasında harap edilir bu güzeller güzeli şehir. Bu büyük kıyımın şahidi İbn Batuta, Semerkand’da harabeler arasında çok az meskûn ev gördüğünü anlatır. Bir asrı aşkın süre bu yıkımın izleri silinemez.
Sonra, her kışın ardında saklı bahar yeniden gelir şehre, ikinci ihtişamlı dönemi başlar. Maveraünnehir bölgesini hakimiyeti altına alan Timur, 1369’da Semerkand’ı başkent yapar. Alim ve sanatkârları buraya toplar. Camiler, medreseler, hanlar, rasathaneler inşa ettirir. Bugün zarafet ve ihtişamı ile ziyaretçileri şaşırtan tarihî yapılar bu döneme aittir.
1500 yılında Özbek hükümdarı Şeybânî Han tarafından zaptedilen Semerkand, 1868’e kadar Özbek hanlarının idaresinde kalır. 1868’de Ruslar tarafından istila edilir. Timur’un inşa ettiği şehrin batısında yeni bir şehir oluşturulur. Demiryolu sayesinde yeniden önem kazanır ve canlanmaya başlar. Bugün Semerkand, Sovyet sisteminin çökmesiyle 1991’de bağımsızlığını kazanan Özbekistan Cumhuriyeti’nin on iki idarî bölgesinden birinin merkezi. Semerkand’ı sıradan, herhangi bir şehir olmaktan çıkartan özelliği elbette çok kısa değindiğimiz bu zengin tarihi değil. İpek ve Baharat yolunun meraklı hikâyelerle dolu izleri de değil. Semerkand’ın büyüklüğünü, önce ilim ve maneviyat dünyamızdaki derin etkilerinde, sonra da bir açık hava müzesi gibi bugün hâlâ ayakta duran sarsıcı mimarî hatıralarında aramak gerekir.
Semerkand’ın ilim dünyamız açısından büyüklüğünü anlamak için Necmeddin en-Nesefî’nin “el-Kand fî Zikri Ulemâi Semerkand” adlı eserinde Semerkand’da yetişmiş 1000’den fazla alimden söz ettiğini söylemek bile yeter. Kimler yoktur ki bunlar arasında.
Meşhur muhaddis Abdurrahman ed-Darimî, Şafiî fıkhının büyük isimlerinden İbn Hibbân, meşhur fakih Ebu’l-Leys Semerkandî ve büyük kelâm ve akaid alimi İmam Maturidî… Cümlesine Allah rahmet eylesin. Ayrıca tarihçi Abdurrahman el-İdrisî, Alâeddin es-Semerkandî, Şeyh Nizameddin Hâmuş k.s., astronom Uluğ Bey, Ali Kuşçu ve ilim ve kültür tarihimizde iz bırakmış diğerleri…
Maneviyat dünyamıza Semerkand’ın etkisi ise, din ve fen bilimlerindeki etkisinden çok daha büyük. Başta Hâce Ahmed Yesevî, Emir Külâl, Hâce Muhammed Bahaeddin Şah-ı Nakşibend (Allah cümlesinin sırrını mukaddes kılsın) olmak üzere Selçuklu’dan itibaren Anadolu’nun manevi harcını yoğuran pek çok büyük velî Semerkand’ın ilim ve tasavvuf havzasından. Hatta denilebilir ki Selçuklu ve Osmanlı’nın ruhu büyük oranda oralıdır.
10. yüzyıldan itibaren peyderpey başlayan Anadolu’nun İslâmlaşma sürecinde “Türkistan Erenleri” denilen sufîlerin büyük etkisi bilinir. Sonradan tekke, dergâh ve Ahîlik gibi kurumsal yapılarla Anadolu’ya tasavvuf mührünü vuran bu hareketin önemli merkezî çıkış noktalarından biridir Semerkand.
Osmanlı’yı “Allah’ın sözünü yüceltmek ve yaymak” ideali peşinde bir dünya devleti yapan aşı, sûfiliğin bu adanmış, bütün yeryüzünü bir hizmet alanı olarak gören anlayışıdır.
Bugün Semerkand’a, Semerkand’ın medreselerine, kabristanına evliya merkad ve makamlarına bakarken, aslında kimliğimizin önemli unsurlarından birinin mücessem haline bakıyoruz.
Ve… Semerkand’da bir büyük hatırayı canlı tutmak, dahası 70 yıllık fetretten sonra yeniden o kimlikle buluşmak için çaba gösteren, o mekanları büyük bir özenle koruyan Özbek halkına ve idarecilerine şükranlarımızı sunuyoruz.
Sabahattin AYDIN Semerkand Dergisi • 139. Sayı / KAPAKTAKİLER
Derler ki; Kayadan bir kenttir Semerkand. Diğer tüm kentlerin kaderini ellerinde tutan şehirlerden olagelmiştir.
Bu yazıyı dergimizde okuduğumda çok hoşuma gitmişti. Semerkand’ı, okuduğum dergiye ad olan o güzeller güzeli şehri tanımak ayrı bir zevkti benim için. Sevgili dostum lâ, bilmiyorum ki, listemizde gidilecek yerlerin kaçıncı sırasında Semerkand, ama mutlaka gitmeliyiz seninle bu büyülü şehre (: Bu rüya şehrine, şarkın turkuaz incisine birlikte gidebilmeyi nasip eder inşallah, alemlerin Rabbi olan Allah :)
Sözü fazla uzatmadan, Semerkand Tv'den güzel bir kesitle devam ediyorum. Anlatılmakla değil, görmekle, görürken de hissetmekle anlaşılabilecek bir şehir galiba, Semerkand…
Ve lâ'dan bir yorum bir ek;
Nereden başlayacağımı bilemiyorum şuan okurken, dinlerken, izlerken hissettiklerimi.
İlk olarak okurken aklıma Ayna'nın Özbekistan programının bir kısmını izlemiştim o geldi. Mescidleri çok dikkatimi çekmişti. Sonra birde kağıt makasları yapmışlardı özel şekillerle çok hoşlardı gidince kesin almalıyız demiştim :) Ve sanırım o gündü Semerkand'ı listemizi alış günümüz. Orada izlediğim kadarına hayran olmuştum zaten ama okuduklarım hayranlığımı bir kat daha arttırdı.
Rabbim bazı şehirlere sırf orada bir zaman yaşayanlar hürmetine muhteşem güzellikler vermiş bunu inkar edemeyiz Semerkand'da böyle işte.
Geçtiğimiz yıl Tasavvufî Halk Edebiyatı derslerinde Ahmed-i Yesevî hazretlerinden ve Türkistan Erenlerinden tam bir dönem bahsettik. Sanırım derslerde hiç susmadım :))) Semerkand'dan pek bahsetmemiştik malesef ders gereği ama Ahmed Yesevî gibi bir evliya olmasaydı belki bugün müslüman dahi değildik. Türklerin İslamı kabul edip özümseyebilmelerinde Türkistan Erenlerinin, Ahmed Yesevi hazretlerinin ve onun yetiştirdiği öğrencilerinin (Şah-ı Nakşibendi gibi) büyük rolü vardır. (Rabbim her birinden razı olsun.) Böyle alimlerin evliyaların yetiştiği bir şehir nasıl muhteşem sıfatını haketmez değil mi :)
Görmeden bu kadar hissedilmiş bir şehir ki Semerkand, Hüseyin Kadıoğlu'nun anlattığı kadarını oraya gittiğimde yaşarisem sanırım dinlerken bile zor tuttum kendimi dayanılmaz bir şehir olacak benim için Semerkand.
Medine tamda anlatıldığı gibi düz, hurma ağaçlarıyla uzayan yolları ve çok farklı bir havası olan şehir. Şehirlerin anası Mekke'de çetindir her şey. Ama Medine bambaşkadır. Ensar'ın torunları vardır gerçekten orada insanlarıyla havasıyla tam bir Peygamber s.a.v şehridir. Rabbim herkese görmeyi nasip etsin inşaallah.
Ve sevgili illâ, sevgili dost uzattım galiba biraz :) listemiz uzun ama sanırım Semerkand listede ilk sıralarda bunları duyduktan sonra değil mi?
“Dikkat ediniz ki, insanın cesedinde bir et parçası vardır O et parçası sâlih oldukça bütün vücuddaki âzâlar sağlam olur Eğer o fâsid olursa bütün cesed bozulur O et parçası kalptir” (Hadîs-i Şerif)
Kalbine iyi bak sevgili sûfî… Mevlânâ’nın Uzak dediğin yer ancak bir karış diyerek adres verdiği kalbine… Aşk’ın Hüsn için nice basamaklardan geçip, nice engelleri aştığı kalp ülkesine… Sedef içinde inci gibi parlayan kalbine…
Öyle iyi bak ve öyle iyi gör ki; himmetle inen ve hikmetle süslenen aşkın senden aşkın bir hâl alsın Taşkınlarca sevgilinin diyârına ulaşsın Korkma…
Âşık ve mâşuk arasında öyle bir yol vardır ki, içinden geçen bütün cümleler hurûfî bir edayla tek tek ulaşır muhatabına Kalpten kalbe yol vardır Çünkü Fi’l kalbi mine’l kalbi ile’l kalbi sebîlâ…
Kalbine iyi bak sevgili sûfî… Kalp ki maddeden öte mânâ, dikenden öte gül-i rânâ… Sula sevgili sûfî, sula Kan nehirleri arasında kalan kalp vadisini istek, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret ve yoklukla sula Sonrası bekâ… Sonrası sıla…
Kalbin ki, bütün yolların kaynağı ve bütün yolların son durağı Cânânı aramak için kalbinden çıktığın bu yolda varacağın yer yine kalbin aynası…
Çünkü ey sevgili sûfî… Seven ve sevilen birbirinin aynısı
Mevlânâ boşuna söylemedi ya: Gönül, kemâlinden bir iz bulunca; can, canı içinde seni buldu
Mevlânâ mıydı bulan, yoksa Şems-i Tebrizî miydi arayan? Aranmakla bulunmuyorsa, ancak bulanlar arayanlarsa neydi bu ikiz ruhları karşılaştıran? İki bedeni tek ruha, iki kalbi tek aşka bağlayan zincirin adı neydi?
Dil, muhabbet dese de bütün dillerden yüce, bütün dillerden öte bir şeydi Lisân-ı hâl bile bu muhabbetin sırrını çözmeye yeterli değildi
Aynı anda fikretmek, aynı anda hissetmek ve aynı anda zikretmek…
Kalpten kalbe giden yolu sözden öze dökülen bir sohbetle, gözden gönüle akan bir ateşle beslemek…
Kalp kalbin diğer yarısı ve bundandır ki kalp kalbe karşı…
Çünkü üç harfe ve beş noktaya gizlenen bir lugat var arada Çünkü Fi’l kalbi mine’l kalbi ile’l kalbi sebîlâ…
Kalbine iyi bak sevgili sûfî… Çağlar öncesinden devraldığın ve çağlar ötesine sakladığın, her yanını aşkla donattığın kalbine…
O kalp ki mücellâ, o kalp ki müstesnâ… Sen değil miydin, Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı var, diyen? Âşık-ı sâdık isen, kalbine iyi bak sevgili sûfî… Hikmeti gör Gör…
Aşk odu evvel düşer ma’şûka andan âşıka diyor Fuzûlî Bil ki, pervanenin kül olması için ilkin mumun alev alması gerekli
Yanan kim, Mevlânâ mı Şems mi? Aşk dâvâsında sen, ben ne fark eder ki? Âşık gelmiş, mâşuk gitmiş ne fark eder ki?
Üzerine bastığın toprak aynı ise, geçtiğin yollar aynı ise yan yana durmak şart mıdır vuslat ânında?
Kavuşmak, bedenen değil kalben bir olmaktır aslında Çünkü Fi’l kalbi mine’l kalbi ile’l kalbi sebîlâ…
Kalbine iyi bak sevgili sûfî… Gülden bülbüle uzanan bir dal varsa, mâşuktan âşığa uzanan bir kol varsa kalpten de kalbe giden bir yol vardır
Bu yolda lisân-ı hâlle örülmüş bir muhabbet vardır
Kalbine iyi bak ey sevgili sûfî! Kalbini noktalara sakla Bil ki, bu yolda hükümdar…
Hükümdar bile (Muradî) ancak ve ancak bir nokta kadardır:
Elbette bu hâlimden o yârin haberi var
Fi’l kalbi mine’l kalbi ile’l kalbi sebîlâ (Kalpten kalbe yol vardır ) Senem Gezeroğlu
Her şey birbirinin zıddı ile yaratılmış iken Yoktan var edildik, Lâ iken, illâ var olduk Ve tevhid ile kabul ettik "O'ndan başka ilâh yoktur" Bu sırada yazıcı'nın sözleri girdi araya "LÂ: Olumsuzluk eki.Başkaldırı serbestîsi. Ama değil mi ki Tevhid kelimesi de LÂ ile başlar: Lâ ilahe. Bilinçli kabul kelimesi onun ardından gelir: İllallah." İşte blogumuzun hikayesi ve ilham kaynağı...
CEVİZLİ HAŞHAŞLI ÇÖREK
-
Bu sıralarda blogların bir çoğunda haşhaşlı tarifi veriliyor. Ben daha
önceden paylaştığım tarifin hem şeklini değiştirdim hem de ceviz ekledim bu
yüz...
AŞURE GÜNÜ NELER YAPABİLİRİZ ?
-
*Aşûre Günü Ne Yapılır ?*
*Böylesine manalı ve kudsı olayların gerçekleştiği bu mübarek gün ve
geceda, Asr-ı saadette beri müslümanlar başka günleredaha...