Hikâyât etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikâyât etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4

Belh'in Köpekleri ve Sabır Üzerine Bir Kaç Not

Yazar: on 21:59 in , ,

Bir gün Şakîk-i Belhî Hazretleri İbrahim Edhem Hazretlerine uğrar.
- Ey İbrahim! Geçimini temin hususunda ne yapıyorsun? diye sordu.
İbrahim Edhem:
- Bulursam yerim, bulamazsam sabrederim, diye cevap verdi.
Şakîk-i Belhî:
- Bizim Belh köpekleri de senin gibi yaparlar.
İbrahim Edhem:
- Ya sen nasıl yaparsın?
Şakîk-i Belhî:
- Benim elime geçerse îsar (başkalarını nefsime tercih) ederim, eğer elime geçmezse şükrederim.
İbrahim Edhem kalktı, Şakîk-i Belhî'yi başından öptü ve "Üstâdımsın" dedi.


Sabır deyince hemen aklımıza Bakara Suresi'nin 153. âyet-i kerîmesi geliyor olmalıdır. Âyette eksik hatırlama tehlikeli bir durum olduğu için olduğu gibi Türkçe'sini yazıp ardından Feyz'ül-Furkân'dan mealini yazmak istiyorum.
Âyet şöyle ki: "Ey imân edenler! Sabır ve namaz/dua ile (Allah'tan) yardım isteyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.
Feyzü'l-Furkân'da da bu ayetin açıklaması şöyledir: "Âyet-i kerîmede geçen sabır ve namaz, karşılaşılacak güçlüklerin çözülmesi için Allahu Teâlâ'nın yardımını sağlayacak bir vesiledir. Sabır; cesaret, zorluklara göğüs germek, direnmek anlamında da ahlâkî bir disiplindir. Namaz; gönlünde Allah sevgisi olan, O'na saygı duyan ve O'nun huzuruna çıkacağına inanan kimsenin imân ve itaatinin bir göstergesi, dinin direği ve kulu Allah'a yaklaştıran bir ibâdettir."

Bir de konu sabırdan açılmışken önceki gün Semerkand Tv de sabah yayınlanan Hanımlar Buyrun programında -çok acelem olduğu halde hikaye bitmeden ayrılamadım tv başından- bir bayanın anlattığı, bir hikâyeye denk geldim tevâfuken bu hikâyeciği de anlatmak istiyorum.
"Anlatan bayan yine bir bayanın başına gelen bir olaydan bahsediyordu. Yetim bir kız bir vesile ile biriyle evlendiriliyor. Gelin gittiği evde kayınvalidesi ile beraber yaşıyor. Kızın bir annesi bir de ablası var. Kayınvalidesinin kıza etmediği eziyet kalmıyor malesef. Öyle ki annesi veya ablası aradığında banyoda, burada değil gibi cevaplarla kız yanında olduğu halde kızı ailesi ile görüştürmüyor. Evden çıkmasına zaten müsaae edilmiyor. Ancak hastalık gibi mühim bir durumda dışarı çıkan kız, yaşadıklarını anlatırken bir evden çıkışı ile diğer çıkışında mevsimin değiştiğini, en son çıktığında kışken tekrar çıktığında baharın geldiğini gördüğünü, camdan bakmasının bile yasak olduğunu söylüyor. Bunca olaya sessiz kalamayan -tv de olayı anlatan- bayan ve kızın ablası artık dayanamayıp kızın boşanması isterler. Kız ise bunu istemez çocuğu da vardır çünkü artık. Sonra o gece kızın ablası bir rüya görür. Rüyasında bir kapı önünde o bayanla beklemektedirler. Kadınlar içeri girmek isterler ancak birileri engel olur. Artık çok merak ettikleri için ısrarla sorarlar içeride ne var kim var diye. İçeride o kız Efendimiz(sav) ile oturmaktadır. Ve o bayanlar içeri neden alınmadıklarını sorduklarında onlara siz sabredenlerden olmadınız cevabı verilir. Abla rüyasından uyanınca kardeşini arar rüyasını anlatır ve boşanmamasını ister."

Yazıcıdan notlar: Bu aralar sabır konusunu anlatmam gerekti galiba kendime. Çünkü bir gün boyunca üst üste "sabır" üzerine yazılar ve anlatılara denk geldim. Üstelik sabırsızlık ettiğim bir gündü sanırım :) 
İlk kıssa "Kalemdârın Not Defteri" adlı kitaptan alıntıdır. Kitabı elime aldığımda vira Bismillah deyip nasîbe bir sayfa açtım, ve bu kıssa geldi. İlk okuyuşta idrâk etmesi biraz zor. Çünkü insanın kendini köpek yurduna koyması biraz zor, belki onlardan da aşağı olduğunu düşünmesi daha da zor. Ama bir yerde öyle değil miyiz? Ben kendi nefsime en basiti acıkınca sabredemiyorsam acele edip belki en önemli şeyleri bile ihmal edebiliyorsam, o zaman ne farkım kaldı o mahluklardan? Ne acı böyle olmak! Halbuki ah biraz isâr edebilsek, bir lokmanın hepsini verecek kadar olmasa da yarısını verecek kadar infâk edebilsek. Eskiden, iyi ama nasıl nereye vereceğiz diye düşünüyordum, hani komşumuzun halini bilmiyoruz, çevremizde de yok galiba öyle insanlar filan derdim. Sonra gördüm ki o kadar çok el var ki senin elinden alıp bunu görmeyip başka ellere ulaştırabilecek. Sağ elin verdiğini sol el görmeyecek ya onlarda senin elini görmüyorlar. Yani ki alan el ile veren el arasında köprü olacak. O zaman bir lokma yerken arada bir de olsa Belh'in köpekleri aklımıza gelirse, belki hayır çeşmesi olan kumbaralarımıza yediğimizin sadakasını atabiliriz. (Evde her zaman bir kumbara bulundurup birikenlerle sadaka vermek bir çok belâyı def eder inanın. Ki her yediğimiz yaptığımız lüks için bir kaç lirada o kumbaraya atmak belki lükslerimizden vaz geçmemiz için de bir vesile olabilir.)

İlk kitabım dün Sevgili Dost'tan hediye olarak geldiği gibi, ikinci kitabım yani Feyzü'l Furkân'da ablasından hediye geldi :) Paylaşmayı seviyoruz ya hemen faydalanmak istedim (: Neyse konuyu dağıtmayım :) Mealde de Hasan Tahsin Hoca meâli gerçekten çok güzel yapmış. Genellikle bizim aklımızda âyetin "Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir" kısmı kalıyor. Ama aslında âyetin bütünündeki anlam muhteşemdir. Çünkü sadece sabır yetmiyor sabır namazsız, namaz da sabırsız olmuyor sanki değil mi? Efendimiz (sav) Mirac'a sabırla çıktı. Öyleyse mü'minin miracı namaz sabırsız olmaz. Peki namazda sabır nasıl olur. -Bu tamamen beni zannımdır- Namazda sabır ise sebât edip namaza devam etmekle olacaktır diye düşünüyorum.

Son olarak paylaştığım olay ise tamamen gerçektir ve ibretliktir. En azından ben dinlediğim de ciddi anlamda çok etkilendim. Sonra sabır üzerine biraz düşündüğümde çevreme günlük hayata baktığımda "sabırsızlıklarımın ve sabırsızlıkları" son safha olduğunu gördüm. Yemek gecikti diye sinirlenen baba, otobüs gelmedi diye içinden saymaya başlayan genç (bu ben oluyorum :)), reklam bitti diye tepinmeye başlayan çocuk, arkadaşı ile buluşacak olan gencin bekletildiği için triplere girmesi (buda ben :) vs vs gibi bir çok örnek çıktı karşıma en basit sabırsızlık örnekleri olarak. Bunların hepsi benim çevremde gözlemlediğim sabırsızlıklar. Bunlarda ne var diyebilirsiniz evet bunlar küçük şeyler. Büyük meselelerde sabretmemiz gerektiğini farkedebiliyoruz bazen ama bu küçük şeyleri önemsemeyip asıl kaybı yaşıyoruz. Beklemek sünnettir mesela, ama bekletince hemen küplere binip karşımızdakini kırıyoruz. Ne büyük kayıp değil mi? "Her şeyde bir hayır vardır" düstûrunu tam olarak benimseyemediğimizin apaçık göstergesidir bu. 

Velhasıl kelâm, sabra sabredip, küçükleri birbirine ekleyip, büyük sabrılara ulaşmaya bakmak lazım geliyor galiba. "Nimete şükretmek, isâr etmek, infâk etmek kısacası ehl-i sünnet yaşamak" insanı sabra ve sabrın mükafatlarına götürecek en güzel yoldur. Ve son olarak yine bir âyeti kerîme'nin içinde geçen ve Efendimiz'in (s.a.v) Hz. Ebû Bekr Efendimiz'e (r.a) söylediği bir sözle bitirmek istiyorum. "Lâ Tahzen! İnallahe meana" yani "Üzülme! Allah bizimledir" Efendimiz (sav) kim bilir hangi sabrı tüketen ama sabredilmesi gereken bir durum için söylemişti bunu. Onların yaşadıklarının yanında bizimkiler bir "hiç" değil mi? İşte Efendimiz'in bu sözünü de kendimize sabredeceğimiz durumlarda önder eylersek, aşamayacağımız güçlük kalmayacaktır...

Minicik bir dipnot: Yazım biraz uzun oldu galiba umarım sıkmamışımdır, ama mühim bir konu olduğunu düşünüyorum :) Bir de bunun üzerine hâlâ sıkılmamışsanız Lâ Tahzen adlı yazıyı okursanız ikisi bir arada daha da bir etkili olacaktır. 

Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh.
Emanet yalnızca Allah'a...

|
1

Darağacında İki Yiğid: Zeyd ile Hubeyb

Yazar: on 01:17 in ,


Hain göçebeler ''Müslüman olmak istiyoruz'' diyerek, müslümanları aldatmış, içlerinden yedi tanesini Medine'den yanlarında götürüp çölün derinliklerine dalmışlarıdır.. Medine'den yeteri kadar uzaklaşıldığına emin olduktan sonra maskeler iner, döğüş başlar..Müslümanlardan beşi şehid edilir. İkisi, yaralı olarak daha sonra ve işkenceyle şehid edilmek üzere göçebeler tarafından Mekkelilere satılır.Desinne oğlu Zeyd (ra) ile Adiy oğlu Hubeyb (ra)...

Sahabe arasında dünyadan uzak duruşu ve ibadete yakınlığıyla ün yapmış olan Adiy oğlu Hubeyb, Bedirde Mekke'nin ''Efendilerinden!'' Amir oğlu Haris'i öldürmüştür. Zeyd ise yine Bedir'de bir diğer ''Efendi!'' ümeymeyi öldürmüştür. Yani suçları ağırdır, cezalarıda ona göre olacaktır. Hubeyb'i Haris in oğulları satın alırlar, Zeyd ise Ümeyye'nin...

İşkenceye bıkılıpta öldürmeye sıra geldiğinde iki kurbanda ayrı ayrı Mekke dışına, araziye çıkartılır, birer direğe bağlanırlar.İkisine de ayrı ayrı ama aynı soru sorulur:

-''Şu an senin yerinde Muhammed(sav) ve sen güven içinde çoluk-çocuğunun yanında istermiydin böyle bir şeyi..?'' Soruyu sordurtan şey merakmıdır yoksa acizle alay etmek zulmü mü bilinmez ama evet cevabı belki de hayat kurtaracaktır. Ne var ki cevap, putperestleri sevinderecek şekilde olmaz.

-''Allah'a (cc) yemin olsun ki benim evimde rahat içinde olmama karşılık O'nun topuğuna bir dikenin batmasını bile kabul etmem''

soranlar sorduklarına pişman olurlar.Sonra Zeyd, bir kölenin eliyle şehadete yürür.

Sıra Hubeyb'tedir. İşkence direğine bağlanmadan önce son olarak iki rekat namaz kılar. İdamlıkların iki rekat namaz kılma sünneti de o gün onun tarafından başlatılır.Sonra onu da direğe bağlarlar, dilinde bir şiir..

-''Müslüman olarak öldükten sonra,
Baş koyunca bütünüyle Allah yoluna
Aldırmıyorum, hangi günde, hangi yanda,
Nasıl düşerse düşsün beden toprağa.''

İşkence başlar..O, kendisine bunu yapanlara beddua eder..
-''Allah'ım! Bana bunu yapanları birer birer helak et. Hiç birini bırakma.''
Putperestler kendilerini yere atar..Zannederler ki, yere yatınca beddua üzerlerinden geçip gidecektir.
Ona da sorarlar:

-''Sen evinde rahat içinde..Muhammed (sav) senin yerine burada, işkencede..İstermiydin?''

-''Muhammed'e bir diken batacağına, ailem, çocuklarım onlarda burada benim yanımda olsunlar, işte onu isterdim.''

Putperestler dona kalır.Ebu Süfyan, acz içinde.
-''Allah'a yemin olsun ki'' der, ''hiç kimse hiç kimseyi arkadaşlarının Muhammed'i sevdiği kadar sevemez.''

İşkence şiddetlenir.
Son dakikalarında olduğunu düşünen Hbeyb, başını gücü yettiği kadar Medine yönüne çevirir.İnleyerek...

-''Allah'ım'' der, ''etrafımda insana benzer hiç bir yüz göremiyorum ki onunla Sevgili'ne ve Sevgilimiz'e son kez bir selam göndereyim.. Allah'ım şu halime bak ve benim selamımı O'na sen ilet!''

Tarihler anlatır. Tam o dakikada, Medine'de mescidde arkadaşlarının arasında oturmakta olan Efemdimiz(sav) dizleri üzerinde doğrulur, Mekke yönüne döner ve

-''Sana da selam olsun ey Hubeyb'' der, sonra arkadaşlarının soran bakışlarına cevap verir:

-''Hubeyb, Mekke'de şehid ediliyor.''
Başlar hep öne düşer..
Mekke'de işkence sona yaklaşmaktadır, Hubeyb'e ok, mızrak yağdıran yetişkin canavarlar yetmezmiş gibi, babaları üç sene önce Bedir'de müslümanlar tarafından öldürülmüş kırk kadar çocuk getirirlir..

-''İşte babalarınızın katili'' denir, hedef gösterilir. Çocuklarda ellerindeki mızrakları Hubeyb'e saplamaya başlarlar. En sonun da Hubeyb (ra):

-''Ey Muhammed! Ey Muhammed!'' haykırışlarıyla Allah (cc) yürür. İlk saatlerde şehidin başı üzerinde bir grup akbaba toplanır, bir süre dönerek uçarlar. Ve en sonunda hiç biri cesede yaklaşmayı bile denemeden uçup giderler. Olayı seyreden, insan görünümlüler, hayretler içinde kalır..

Efendimiz(sav) Medine'den Hubeyb'in vücudunu getirmeleri için iki fedai gönderir. Şehid vücudu hala işkence direğinde, müslüman olmayı düşünenlere bir gözdağı olarak bağlı durmaktadır. Fakat hiç bozulmamış, hiç kokmamıştır.

Avvam oğlu Zübeyr (ra) ile Esved oğlu Mikdad (ra), etrafındaki nöbetçilerin sarhoş olup, sızıp kaldıkları bir gece, sessizce, şehid vücudunu yanlarındaki ata yüklerler.. Süvariler peşlerine düşer.. yakalanacaklarını anlayan müslümanlar aldıkları mübarek emaneti yavaşça atın üzerinden yere kaydırırlar..

O anda bir mucize daha yaşanır..Toprak açılıp, Hubeyb'in vücudunu yutar ve tekrar kapanır.Fedailer Medine yönünde uzaklaşırken, takip eden putperestler ise elleri boş Mekke'ye dönerler.

Ve o günden sonra Hubeyb'in ismine bir sıfat eklenir ''Beli'ul Ard'' yani ''toprağın yuttuğu''.
Hubeyb'in mezarı yoktur...

Said Alpsoy




Yazıcıdan dipnot: Merhabalar sevgili okurlar, bu hikayeyi Sevgili Dost'un (illâ) yanındayken okumuştum ve beni müthiş derecede etkilemişti. O günden beri aklımda sizlerle paylaşmak nasip bugüneymiş. Hani hep diyoruz ya her şeyin bir zamanı var yazılar bile bir zamanla yazılıyor, yazdırılıyor. Bu yazının zamanı da bugünmüş ve belki bugün bir çok kişinin gönlüne değecektir. Bu yazı illâ'nın sizler için seçtiği Hz. Muhammed (sav) En Sevgili kitabından olduğu gibi alıntıladım. Bir nev'i de aslında kitabı size az çok tanıtmış olacağımı düşündüm. Kitapta buna benzer bir çok hikayecik var, gerçekten her evde bulunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum ki kitap kuşe kağıt ve rengarenk olduğu için insanı yormuyor okurken. Tam dost sohbetlerine yakışacak böyle haydi bir O'nu analım bir hikaye okuyalım denecek zamanlar için yazılmış bir kitap sanki. Ara ara da olsa elinize alıp bir hikaye okuduğunuzda inanılmaz etkilenip bir çeki düzen veriyorsunuz kendinize. İnşaAllah her fırsatta bu kitaptan bir çok şey paylaşmayı düşünüyorum sizlerle. Yakın zamanda da biz bir okurumuzla bu kitabı paylaşmış olacağız ve cidden O'nu anlatmak babında çok etkili olacak bir paylaşım olacak bu yüzden de bilhassa çok mutluyuz...
Es-SelamuAleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh
Tekrar görüşebilmek duası ile...

|

Copyright © 2009 lâ-illâ All rights reserved. Theme by Laptop Geek. | Bloggerized by FalconHive.