4

Belh'in Köpekleri ve Sabır Üzerine Bir Kaç Not

Yazar: on 21:59 in , ,

Bir gün Şakîk-i Belhî Hazretleri İbrahim Edhem Hazretlerine uğrar.
- Ey İbrahim! Geçimini temin hususunda ne yapıyorsun? diye sordu.
İbrahim Edhem:
- Bulursam yerim, bulamazsam sabrederim, diye cevap verdi.
Şakîk-i Belhî:
- Bizim Belh köpekleri de senin gibi yaparlar.
İbrahim Edhem:
- Ya sen nasıl yaparsın?
Şakîk-i Belhî:
- Benim elime geçerse îsar (başkalarını nefsime tercih) ederim, eğer elime geçmezse şükrederim.
İbrahim Edhem kalktı, Şakîk-i Belhî'yi başından öptü ve "Üstâdımsın" dedi.


Sabır deyince hemen aklımıza Bakara Suresi'nin 153. âyet-i kerîmesi geliyor olmalıdır. Âyette eksik hatırlama tehlikeli bir durum olduğu için olduğu gibi Türkçe'sini yazıp ardından Feyz'ül-Furkân'dan mealini yazmak istiyorum.
Âyet şöyle ki: "Ey imân edenler! Sabır ve namaz/dua ile (Allah'tan) yardım isteyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.
Feyzü'l-Furkân'da da bu ayetin açıklaması şöyledir: "Âyet-i kerîmede geçen sabır ve namaz, karşılaşılacak güçlüklerin çözülmesi için Allahu Teâlâ'nın yardımını sağlayacak bir vesiledir. Sabır; cesaret, zorluklara göğüs germek, direnmek anlamında da ahlâkî bir disiplindir. Namaz; gönlünde Allah sevgisi olan, O'na saygı duyan ve O'nun huzuruna çıkacağına inanan kimsenin imân ve itaatinin bir göstergesi, dinin direği ve kulu Allah'a yaklaştıran bir ibâdettir."

Bir de konu sabırdan açılmışken önceki gün Semerkand Tv de sabah yayınlanan Hanımlar Buyrun programında -çok acelem olduğu halde hikaye bitmeden ayrılamadım tv başından- bir bayanın anlattığı, bir hikâyeye denk geldim tevâfuken bu hikâyeciği de anlatmak istiyorum.
"Anlatan bayan yine bir bayanın başına gelen bir olaydan bahsediyordu. Yetim bir kız bir vesile ile biriyle evlendiriliyor. Gelin gittiği evde kayınvalidesi ile beraber yaşıyor. Kızın bir annesi bir de ablası var. Kayınvalidesinin kıza etmediği eziyet kalmıyor malesef. Öyle ki annesi veya ablası aradığında banyoda, burada değil gibi cevaplarla kız yanında olduğu halde kızı ailesi ile görüştürmüyor. Evden çıkmasına zaten müsaae edilmiyor. Ancak hastalık gibi mühim bir durumda dışarı çıkan kız, yaşadıklarını anlatırken bir evden çıkışı ile diğer çıkışında mevsimin değiştiğini, en son çıktığında kışken tekrar çıktığında baharın geldiğini gördüğünü, camdan bakmasının bile yasak olduğunu söylüyor. Bunca olaya sessiz kalamayan -tv de olayı anlatan- bayan ve kızın ablası artık dayanamayıp kızın boşanması isterler. Kız ise bunu istemez çocuğu da vardır çünkü artık. Sonra o gece kızın ablası bir rüya görür. Rüyasında bir kapı önünde o bayanla beklemektedirler. Kadınlar içeri girmek isterler ancak birileri engel olur. Artık çok merak ettikleri için ısrarla sorarlar içeride ne var kim var diye. İçeride o kız Efendimiz(sav) ile oturmaktadır. Ve o bayanlar içeri neden alınmadıklarını sorduklarında onlara siz sabredenlerden olmadınız cevabı verilir. Abla rüyasından uyanınca kardeşini arar rüyasını anlatır ve boşanmamasını ister."

Yazıcıdan notlar: Bu aralar sabır konusunu anlatmam gerekti galiba kendime. Çünkü bir gün boyunca üst üste "sabır" üzerine yazılar ve anlatılara denk geldim. Üstelik sabırsızlık ettiğim bir gündü sanırım :) 
İlk kıssa "Kalemdârın Not Defteri" adlı kitaptan alıntıdır. Kitabı elime aldığımda vira Bismillah deyip nasîbe bir sayfa açtım, ve bu kıssa geldi. İlk okuyuşta idrâk etmesi biraz zor. Çünkü insanın kendini köpek yurduna koyması biraz zor, belki onlardan da aşağı olduğunu düşünmesi daha da zor. Ama bir yerde öyle değil miyiz? Ben kendi nefsime en basiti acıkınca sabredemiyorsam acele edip belki en önemli şeyleri bile ihmal edebiliyorsam, o zaman ne farkım kaldı o mahluklardan? Ne acı böyle olmak! Halbuki ah biraz isâr edebilsek, bir lokmanın hepsini verecek kadar olmasa da yarısını verecek kadar infâk edebilsek. Eskiden, iyi ama nasıl nereye vereceğiz diye düşünüyordum, hani komşumuzun halini bilmiyoruz, çevremizde de yok galiba öyle insanlar filan derdim. Sonra gördüm ki o kadar çok el var ki senin elinden alıp bunu görmeyip başka ellere ulaştırabilecek. Sağ elin verdiğini sol el görmeyecek ya onlarda senin elini görmüyorlar. Yani ki alan el ile veren el arasında köprü olacak. O zaman bir lokma yerken arada bir de olsa Belh'in köpekleri aklımıza gelirse, belki hayır çeşmesi olan kumbaralarımıza yediğimizin sadakasını atabiliriz. (Evde her zaman bir kumbara bulundurup birikenlerle sadaka vermek bir çok belâyı def eder inanın. Ki her yediğimiz yaptığımız lüks için bir kaç lirada o kumbaraya atmak belki lükslerimizden vaz geçmemiz için de bir vesile olabilir.)

İlk kitabım dün Sevgili Dost'tan hediye olarak geldiği gibi, ikinci kitabım yani Feyzü'l Furkân'da ablasından hediye geldi :) Paylaşmayı seviyoruz ya hemen faydalanmak istedim (: Neyse konuyu dağıtmayım :) Mealde de Hasan Tahsin Hoca meâli gerçekten çok güzel yapmış. Genellikle bizim aklımızda âyetin "Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir" kısmı kalıyor. Ama aslında âyetin bütünündeki anlam muhteşemdir. Çünkü sadece sabır yetmiyor sabır namazsız, namaz da sabırsız olmuyor sanki değil mi? Efendimiz (sav) Mirac'a sabırla çıktı. Öyleyse mü'minin miracı namaz sabırsız olmaz. Peki namazda sabır nasıl olur. -Bu tamamen beni zannımdır- Namazda sabır ise sebât edip namaza devam etmekle olacaktır diye düşünüyorum.

Son olarak paylaştığım olay ise tamamen gerçektir ve ibretliktir. En azından ben dinlediğim de ciddi anlamda çok etkilendim. Sonra sabır üzerine biraz düşündüğümde çevreme günlük hayata baktığımda "sabırsızlıklarımın ve sabırsızlıkları" son safha olduğunu gördüm. Yemek gecikti diye sinirlenen baba, otobüs gelmedi diye içinden saymaya başlayan genç (bu ben oluyorum :)), reklam bitti diye tepinmeye başlayan çocuk, arkadaşı ile buluşacak olan gencin bekletildiği için triplere girmesi (buda ben :) vs vs gibi bir çok örnek çıktı karşıma en basit sabırsızlık örnekleri olarak. Bunların hepsi benim çevremde gözlemlediğim sabırsızlıklar. Bunlarda ne var diyebilirsiniz evet bunlar küçük şeyler. Büyük meselelerde sabretmemiz gerektiğini farkedebiliyoruz bazen ama bu küçük şeyleri önemsemeyip asıl kaybı yaşıyoruz. Beklemek sünnettir mesela, ama bekletince hemen küplere binip karşımızdakini kırıyoruz. Ne büyük kayıp değil mi? "Her şeyde bir hayır vardır" düstûrunu tam olarak benimseyemediğimizin apaçık göstergesidir bu. 

Velhasıl kelâm, sabra sabredip, küçükleri birbirine ekleyip, büyük sabrılara ulaşmaya bakmak lazım geliyor galiba. "Nimete şükretmek, isâr etmek, infâk etmek kısacası ehl-i sünnet yaşamak" insanı sabra ve sabrın mükafatlarına götürecek en güzel yoldur. Ve son olarak yine bir âyeti kerîme'nin içinde geçen ve Efendimiz'in (s.a.v) Hz. Ebû Bekr Efendimiz'e (r.a) söylediği bir sözle bitirmek istiyorum. "Lâ Tahzen! İnallahe meana" yani "Üzülme! Allah bizimledir" Efendimiz (sav) kim bilir hangi sabrı tüketen ama sabredilmesi gereken bir durum için söylemişti bunu. Onların yaşadıklarının yanında bizimkiler bir "hiç" değil mi? İşte Efendimiz'in bu sözünü de kendimize sabredeceğimiz durumlarda önder eylersek, aşamayacağımız güçlük kalmayacaktır...

Minicik bir dipnot: Yazım biraz uzun oldu galiba umarım sıkmamışımdır, ama mühim bir konu olduğunu düşünüyorum :) Bir de bunun üzerine hâlâ sıkılmamışsanız Lâ Tahzen adlı yazıyı okursanız ikisi bir arada daha da bir etkili olacaktır. 

Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh.
Emanet yalnızca Allah'a...

|
10

İlk Mim'leniş ve Blog Hikâyemiz

Yazar: on 22:24 in


Öncelikle bizi mimlemeye lâyık gördüğü için Âmak-ı Hayâl arkadaşımıza teşekkürü bir borç biliyoruz :)))) 
Ve sorularına geçiyoruz (:
Sevgili Âmak-ı Hayâl demiş ki:
Blog açma hikayeniz... Buralara yolunuz nasıl düştü ve neler hissediyorsunuz bi anlatın bakalım.

Günlerden bir gündü ama öylesine bir gün değildi, bir yaz geçmiş Ramazan Ayı gelmişti. Ramazan gelene kadar yaz boyu evde bir şekilde vakit geçiriyordum. Evde oturmaktan hiç gocunmam o yüzden kitap okuyup, nete girip, gayet mutlu mesut vakit geçiriyordum :) Ancak her şeyden çabuk sıkılan birisi olduğum için netteki bir çok sosyal paylaşım sitesinden sıkılmıştım hani çok saçma ve boş geliyorlardı, üstelik vakit kaybıydı da. o dönem yavaş yavaş ablamın 2 yıldır vâr olan baharatlı tatlar blogu ile ilgilenmeye başlamıştım, elimden geldiğince ona destek oluyordum. Çok seviyordum onun bloguna bakmayı. Sonra zamanla blogları gezmeye başlamıştım bu vesile ile gerçekten çok hoş ve faydalı paylaşımlar görünce bir blog da ben açmaya karar verdim. İşte o bir Ramazan günü bildiğim her şeyi paylaşmak istedim insanlarla. Zaten maneviyatın tavan yaptığı günler :) dedim haydi Bismillah. Özü İslam ve mahabbet üzere olan bir blog tasarlamıştım. Tabi her şey isimle ateş arasında iken bir isim bulmaya gelmişti sıra bu bloga. Özü İslam dedik ya "Lâilaheillallah" demeden de olmazdı İslam. Okuduğumdan beri hep dilimde olan Nazan Bekiroğlu'nun adlı kitabının ilk sayfasında yazanlar blogun asıl hikâyesi ve isim kaynağı oldu.
Nazan Hoca'm diyordu ki:
Her şey birbirinin zıddı ile yaratılmış iken Yoktan var edildik, Lâ iken, illâ var olduk Ve tevhid ile kabul ettik "O'ndan başka ilâh yoktur" Bu sırada yazıcı'nın sözleri girdi araya "LÂ: Olumsuzluk eki.Başkaldırı serbestîsi. Ama değil mi ki Tevhid kelimesi de LÂ ile başlar: Lâ ilahe. Bilinçli kabul kelimesi onun ardından gelir: İllallah.
Evet âlem de her ne vâr ise ya "yok"tu ya "var"dı. Amenna ve saddakna deyip blogu açtım :)
Bir "Edebiyat" öğrencisi olarak kitapsız, muhabbetsiz, şiirsiz, kıssa ve hissesiz olunmazdı. Arada da bir şeyler karalıyordum bunlar üzerine, insan yazdıklarını paylaşmayı seviyor, çünkü beğenilmek güzel duygu :) Belki beğenenler olur diye "Çalıkuşu" romanının üzerine yazdığım bir kaç cümle ile ilk yayınıma başladım :) Bir yandan da çevreme duyuruyorum blog açtım diye amaç izleyicelerim çoğalsın :D Çok geçmeden "ilk postumdaki resim" sayesinde "illâ" ile tanıştık. Resmi o yapmıştı ben de teşekkür bâbında bloguma koymuştum :) Sonra Hakk'ın yardımı ile muhteşem bir dostluk başladı. Hani öyle ki "ikiz ruh sahibeleri"yiz diyecek kadar büyük bir dostluk. "Sevgili Dost" mutlak ki Hakk'ın bana yazdırdığı bu cümleler sayesinde girdi hayatıma. Şimdi sonsuz şükür olsun bizi tanıştıran O Rabb'e tekrardan sizleri de şahid kılmak istedim bu şükre (: Bu blog olayı tek başına idare edilecek kadar kolay değildi. İlk günler teknik olarak çok eksiktim, tema filan bilmiyorum çok zorlanıyorum derken illâ her an yanımda oldu zaten hemen yazar oldu blogda. İnanır mısınız yazar yapmayı bile bilmiyorum şifremi vermiştim zaten ona dedim sen hallet onu da :D o kadar bilmiyordum düşünün :) Rabbim yürü yâ kulum dedi de geldik bu günlere :) Tabi bir de beni yalnız bırakmadı Rabbim yanıma kendine çok yakın olan bir dost yolladı. Ben yokluğu seçtim dedim yok olmalı O'nda, illâ da vâr olmalı hep ben de, benim yanım da. Böylece iki yazarla bu güzel blogu gün gün yavaş yavaş O'na olan sevgimizle, muhabbet aşkımızla, konuşmayı sevmemizle ipek böceği misali dokuduk. 
Ne hissediyoruz kısmına gelince de yazmak bazı insanlar için imkansızken bazı insanlar yazmazlarsa bunalımlara girerler. Yazmak fiili ekmek gibi su gibi bir ihtiyaçtır, olmazsa olmazdır. İşte bizde yazmayı "özellikle de birbirimize yazmayı" çok seviyoruz. Yazmaktan da öte insan bildiklerini paylaşmazsa boşu boşuna o bilgiyi taşırsa bir hayvandan farkı kalır mı? Biz de hep unutuyoruz diye unutmadan bildiklerimizi, gördüklerimizi, sevdiklerimizi, hislerimizi paylaşıyoruz. Amacımız unutkanlığımızı engelleyip bir nev'i kayıt altına almak her şeyi :) Bir de unuttuğumuz kadar da hatırlatmak galiba. Ki bunu kendime çok önemli bir görev addediyorum.
Sonuç olarak, bir Ramazan günü başladığım bu hikâye yine bir Ramazan günü illâ ile devam etti. Formatımız, vizyonumuz, misyonumuz her şeyimizle ilk günkü gibiyiz. Daha da güzel bir şekilde devam edeceğiz inşaAllah. 
Eksiklerim olmuştur mutlaka :) ama elimden geldiğince anlatmaya çalıştım hikâyemizi. Bu ilk mimlenişimiz olduğu için alışkın değiliz galiba ondan böyle oldu (: Tekrar çok teşekkürler sevgili âmak-ı hayâl (:

|
28

31 Mayıs Mavi Marmara Baskınının Yıl Dönümü İçin Hatim Kampanyası

Yazar: on 00:22 in

Sevgili Dostlar, Mavi Marmara'nın ülkemizden yola çıkıp onca engele rağmen Rabbi'mizin yardımı ile Filistin açıklarına ulaşması ve baskın yemesinin üzerinden neredeyse bir yıl geçmek üzere. Hani hep unutkanlıktan dem vuruyorum ya inanın bunu da unutmuştum. Ki bugün Sevgili Gülüm'se nin blogunda yayınladığı bu yazısını görede dek. Yazısı beni çok etkiledi ve o an gerçekten bir neler yapabileceğimizi düşündüm ve en mantıklı gelen fikir bir hatim yapmak oldu. Her şey için vakit buluyoruz değil mi sevgili okurlar? O zaman bir cüz okumaya da mutlaka vakit buluruz diye düşünüyorum. Bir süre önce bir film tanıtımında cân kardeşlerimiz olan Filistin halkına ancak dua ile yardım edebileceğimizden bahsetmiştim. Dua etmeyi bile unuttuğumuzu söylemiştim. Unutmuyorsak unutmuyoruz deyin nolur dostlar ama unutuyoruz. O zaman bu vesile ile hatırlamışken istedik ki biz Gülüm'se ile beraber bir hatim kampanyası başlatalım ve 31 mayıs günü bu hatimi dualayalım. Öncelikle şehid olan 9 kardeşimizin ruhuna sonrada Filistin'de şehid olmuş belki soyu tükenmiş bir dua bekleyen kardeşlerimiz vardır onların ruhlarına bağışlayalım istiyoruz. Hem okuduğumuz Kur'an-ı Kerim'in sevabını alacağız hem de şehidlerimizi sevindireceğiz. Belki de bize şefaat etmelerine vesile olacağız.

Dipnot: Sevgili Dostlar, Mavi Marmara ile ilgili ayrıntılı bir bilgi vermek istemedim çünkü bu postun başlığını görüp ilgilenecek olan bir çok dostun olayın içeriğini bildiğini düşünüyorum. O yüzden direk konuya girdim. İnşaAllah Rabbim alnımızın akı ile bu hatimi tamâm eylemeyi nasîb etsin.Tek tek cüzleri ve kimin okuyacağını aşağı yazacağım ben, cüz okumak isteyenler bu posta okumak istedikleri cüzü yorum bırakırlarsa isimlerini ben ekleyeceğim hemen. Okuyunca da haber verirseniz çok iyi olur. Şimdiden Rabbim kabul etsin hatimimizi.

Bâkî dua ve muhabbetle. Alemlerin Rabbi olan Allah'a emanet olun...

1. Cüz : lâ okundu
2. Cüz : lâ okundu
3. Cüz : lâ okundu
4. Cüz : lâ'nın annesi okundu
5. Cüz : illâ okundu
6. Cüz : illâ okundu
7. Cüz : illâ okundu
8. Cüz : baharatlı tatlar okundu
9. Cüz : Râna
10. Cüz : derkenâr
11. Cüz : derkenâr
12. Cüz : Hülya
13. Cüz : Kiz Hatce
14. Cüz : asahhara okundu
15. Cüz : asahhara okundu
16. Cüz : asahhara okundu
17. Cüz : 5.7.1 okundu
18. Cüz : sevgi sevdâlısı  okundu
19. Cüz : gülüm'se okundu
20. Cüz : 5.7.1 okundu                                             
21. Cüz : lâ'nın ablası okundu
22. Cüz : illâ'nın ablası okundu
23. Cüz : marifetâne okundu
24. Cüz : yusuf okundu
25. Cüz : bilal okundu
26. Cüz : lâ'nın halası okundu
27. Cüz : asahhara okundu
28. Cüz : kalb-i şikeste  okundu
29. Cüz : kalb-i şikeste  okundu
30. Cüz : papatya68 okundu

|
4

Gün Akşamlıdır

Yazar: on 22:26 in ,

Gün akşamlıdır devletlim; dün doğduk, bugün ölürüz.
                


|
10

Kimse Diyemez!

Yazar: on 00:52 in ,


Kim derki, sen, ben ve yaşayan bütün insanlar 

aynı gezegeni paylaşıyoruz onlarla...

Dertlerinden geçtim; varlıklarından haberdar mıyız?

 

 


|
6

İmam Bûsirî Kasîde-i Bürde (Kaside-i Muhammediyye)

Yazar: on 01:06 in , ,


Hepimizin bildiği gibi Efendimiz'e (sav) yazılan birçok kaside var. Bu kaside ikinci Kaside-i Bürde'dir. İlk kaside-i bürde Ka'b bin Züheyr'e aittir. Ki onunda yeri bambaşkadır gerçekten. Bu kasideninde kaside-i bürde olarak adlandırılmasının hikayesini aşağıda alıntıladım. Ve bu kasideyi İbrahim Aydemir'in sesinden ilk dinlediğim andan itibaren sanırım milyonuncu kez tekrar tekrar dinledim. Hani biz yazmayı seven blogcular, yazıcılar içimizde tutamıyoruz hiçbir şeyi her şeyimizi yazıyor, anlatıyoruz. Sevgimizi, sevdiklerimizi, nefretimizi, yaptıklarımızı, deli dolu neşeli hallermizi, kısacası beş duygumuz altı hissimizi yazıyoruz. İçine sığmaz bazen hisleri insanın, kaleminden okyanus fışkıracak gibi olur, içinin hızına kalemi yetişmez de duyguları eksik kalacak sanır. İşte herhangi bir şeyi biz anlatırken böyle oluyorsak, bazen şiir gibi cümleler kuruyorsak, bu kasidelerin nasıl yazıldığını azda olsa anlamalıyız. Düşünün ki birileri O'nu görüyor, hissediyor ve yazıyor. Sonra bunlar seslendiriliyor ve biz dinleyip mübtela oluyoruz. Biz dinlediğimize mübtela olurken acaba yazanların hisleri nasıldır düşünmek kolay, hissetmek zor. Lâkin hissettiklerimiz de azımsanmayacak kadar büyük bizim için çünkü övgü O'na, çünkü anlatılan O... Söz konusu Sultân-ı Levlak Efendimiz olunca bu ufacık kalplerimiz bile dile gelip en güzel hisleri yaşayabiliyor değil mi? Biz rüyada görmedik ama nacizene sevdiğimizi ona söyleyecek üç beş kelimeyi bir araya getirdik bazen. Bazen söz de söyleyemedik sadece selam ettik. Böyle kasideler yazamadık ama gönülden sevdik. Bu kasideleri okuyup dinledikçe bir daha bir daha sevdik. Cânımıza cânân Efendimiz'e yazılan bu kasidenin bir kısmını İbrahim abimizden dinlerken umarım kalbinizde O'nun sevgisinin hazzını bir kez daha yaşarsınız. İmam Bûsirî ne kadar hissederek yazdıysa o da o kadar hissederek okumuş diye düşünüyorum. Çünkü beni gerçekten o kadar etkiledi. Rabbim her birimizi Kevser başında O'nunla beraber eylesin...



Büyük bir şair ve edib olan Muhammed İbn Said el-Busirî Hazretleri

(ö: 1295m./İskenderiye) bir gün evine giderken, yaşlı bir zat önüne çıkarak sorar:

- Ey Busirî! Bu gece Rasulullah’ı rüyanda gördün mü?

- Hayır, görmedim.

İhtiyar, başka bir şey demeden uzaklaşır. Busirî’nin gönlünde ise, o andan itibaren müthiş bir şekilde Peygamber aşkı ve muhabbeti yerleşir.İşte o gece rüyasında Rasul-i Ekrem (A.S.)’i görür.

Uyanınca, içinin neşe ve huzurla dolup taştığını fark eder. Bunun üzerine Rasulullah’ı metheden birçok kaside yazar.

Bir zaman sonra, şairin vücudunun yarısı felç olur. Artık yürümekten acizdir. Nihayet, Peygamber’e olan sevgisini dile getirdiği 161 beyitlik muhteşem kasidesini yazarak, bunun hürmetine Yüce Allah’tan şifa diler.

Kaside-i Bürde adıyla meşhur bu şiiri bitirdiği gece, Peygamber Aleyhisselâm’ı rüyasında görür ve kasidesini huzurunda okur. Allah Rasulü bundan memnun kalarak, mübarek elleriyle Busirî’nin felçli azalarını sıvazlar, bürdesini (hırka-i şerifini) de ona giydiriverir.

Busirî Hazretleri uyanınca, hastalıktan şifa bulduğunu görür ve hayretle Allah’a şükreder.Sabah dışarı çıkınca, karşılaştığı dostu şeyh Ebu’r-Reca der ki:

- Ey Busirî! Peygamber Aleyhisselâm’ı methettiğin Kasideyi bana getiriver! Dün yazdığı kasideyi henüz kimseye göstermemiş olan Busirî sorar:

- Bende kaside çok. Hangisini istersin?

- Rasulullah’ın huzurunda okuduğun kaside! Dün gece onu Peygamber’in huzurunda okurken duydum ve O’nun da bundan çok memnun olduğunu gördüm!.

|
2

Ezan Çağrısının Mânâ Buudu

Yazar: on 16:55 in

 Ezan: insanoğlunu, sıfatını taşıdığı yaratılmışların en şereflisi olan "insan" seviyesine yükseltmek isteyen İlâhî, hak bir çağrının en son ve en mükemmel sadâsıdır. Ezan, ism-i şerif-i Muhammedî üzre nev'i beşeri huzuruna çağıran bir nur dalgasıdır. 

Allahu Ekber!
Allahu Ekber!
Allahu Ekber!
Allahu Ekber!

Ezan çağrısı "Allahu Ekber" ile başlar ve bu başlangıç hitabı dört defa arka arkaya kulaklarda yankılanır. Allah'ın büyük olduğu dört ufka ilan edilir. 
 
Allah Allah, büyük olan mutlak ve tek varlıktır. Herkes, her şey, her kıymet, her mahiyet küçüktür. Büyük olan yalnız O'dur. Bütün hacimler, bütün ağırlıklar, bütün kuvvetler, bütün kıymetler, bütün hadiseler ve durumlar, bütün mânâlar Celâl-i İlâhî'nin yanında silinir büyüklük yalnız Allah'a aittir. 

"Allahu Ekber" demek olan bu tekbir, aynı zamanda, gerçek hürriyetin hem kaynağı, hem de ifadesi olarak insanın her türlü kölelik ve esaretten kurtuluş beyannâmesidir. İnsan Allah'ın (en) büyüklüğünü kabul ederek, hem başka fânilerin hem de kendi ihtiraslarının esiri olmaktan kurtulur. 

Eşhedu en lâ ilâhe ilallah
Eşhedu en lâ ilâhe ilallah

Düşündüm, anladım, kalbimle kabullendim ve dilimle ifade ediyorum ki: Allah'tan başka ilah, güç, kanun koyucu ve kendisine kulluk edilecek bir başkası yokturç 
Şehadet ediyorum ki, O'ndan başka kainat sistemini elinde tutan yoktur. İçimde putlaştırdıklarımı "lâ" (hayır) deyip inkar ederek, kalbimi, bedenimi, ruhumu ve düşüncelerimi "illallah" diyerek Rabbimin emrine veriyorum. O'ndan başkasını güç tanımaya vesile olacak her şeye "lâ" deyip kenara itiyor, O'nu tek ve biricik hakim tanıyarak "illallah" diye bağlanıyorum.

Allah (cc), büyüklüğü ile hiç kimsenin ibadetine muhtaç olmadığı halde, ibadet olunmaya O'ndan başka kimsenin hakkı olmadığına ve lâyık da olmadığına şehadet ederim.

Eşhedu enne Muhammeden Resulullah
Eşhedu enne Muhammeden Resulullah

Yine düşündüm, anladım, kalbimle kabullendim ve dilimle ifade ediyorum ki; Hz. Muhammed (sav) Allah'ın mesajlarını bize ulaştıran en son Resulüdür. Yani inandığım Allah'ı bana tanıtan, öğreten, sevdiren ve O'nun emirlerini, kanunlarını bizzat yaşayarak gösteren insanlığın iftihar tablosu Hz. Muhammed'dir (sav).

Rabbe lâyık iibadeti, elçisi Hz. Muhammed'in (sav) getirdiğine şehadet ederim. Hz. Muhammed'in, O'nun gönderdiği peygamberi, elçisi olduğuna, Allah'a ancak O'nun bildirip gösterdiği ibadetlerin yaraşır olduğuna şehadet eder, inanırım. 

Hayye'ala's-salâh 
Hayye'ala's-salâh 

Haydi namaza! Haydi ibadete! Haydi huzura! Haydi bütün beşerî "izm"lerden, sistemlerden, akımlardan, ekollerden sıyrılarak gerçek kulluğa, kulluktaki hürlüğe! Haydi secdeye! Kalbimizi, beynimizibeşerî bütün çirkinliklerden fuzuliyatlardan arındırıp alnızımı tevazu içinde yaratılış maddemiz aslımız olan toprağa koyarak secde etmeye! Secde ederek hür olmaya, şahsiyet bulmaya, varoluş hikmetinin sırrını ortaya koymaya!

Hayye'ala'l-felâh
Hayye'ala'l-felâh

Haydi kurtuluşa! Haydi insanlığın kurtuluş mücadelesine! Haydi namazla kurtuluşa; namazla duruluşa, arınışa, yakarışa ve dirilişe!...
Allahu Ekber 
Allahu Ekber

"Ekber" olan yani "gerçek en büyük" olan sadece ve sadece O'dur. Diğer "en büyük"ler fânidir, geçicidir, zavallıdır. Tek hâkim, uyulacak, meded dilenecek tek merci O'dur.

Lâ ilâhe illallah!

Allah'tan başka ilah, güç, kanun koyucu ve kendisine kulluk edilecek bir başkası yoktur. Bütün korkulardan endişelerden, sıkıntılardan arınmak için sadece O'na, O'nun hakimiyetine evet! O'nun dışındakilere hayır!

İbrahim Refik


Ezan çağrısının mana boyutunu genel itibariyle bir çoğumuz ayrıntılı düşünmeyiz. Ezan okunur, vakit girmiştir, namaz kılmak gereklidir. Mutlaka en büyük mânâ budur. Ancak diğer mânâları da bilmek gerekmez mi? İbrahim Refik "Edeb ya Hû" kitabında ayrıntılı bir şekilde bu mânâları anlatmış. Arapça bilmediğimiz için dinî birçok şeyi anlamadığımız gibi ezan-ı Muhammedî'yi de anlamıyoruz. Ezan ise bize, beş vakit, beş farklı makamla, beş farklı muştu verir. Bu mânâyı idrak ettiğimiz takdirde ezan bize özündeki muştuyu fısıldar. Bunun için bu yazı belki vesile olur diye alıntılamak istedim. Bir de bir nev'i kitap tanıtımı olur diye düşündüm. Kitap, kısa kısa kıssa ve denemelerden oluşuyor. Ecdâdımızdan bugünümüze edeb konusunu işliyor. Edeb ile ilgili fevkalede örnek teşkil edecek hikeyler barındırıyor.  İnşaAllah takvayı bir parça ilerletmek için bir adımda bu kitap olur bu yüzden tavsiye olunur.

(Aynı zamanda blog ismimiz lâ ve illâ nın manasını içinde barından bir yazı olduğunu gördüm. Lâ (ben) ve illâ (sevgili dost) bu şekilde bu hatır ile bir araya gelmişti. Bu yüzden sanırım yazı daha bir fazla etkiledi beni :))


|
1

Unutulan Coğrafya Patani

Yazar: on 01:02 in


"Patani, Tayland sınırları içerisinde ve Tayland’ın güneyinde yoğun olarak Müslümanların yaşadığı bölgenin adıdır. Tayland Müslümanları olarak bilinen bu kesimin büyük bir çoğunluğu köken olarak Malay ırkına mensuptur.
Güneydoğu Asya’daki tarihi antik çağlara dayanan Patani, 15. yüzyılda bir İslam krallığı haline geldi ve bu dönemde en parlak çağını yaşadı. Patani İslam Krallığı, 15. ve 17. yüzyıllar arasında önemli bir ticaret ve eğitim merkezi haline geldi. Patani, bu yüzyıllarda bölgeye akın eden sömürgeci güçlerin doğrudan saldırısına maruz kalmamış olsa da, yanı başındaki Siyam Krallığı’yla çetin bir mücadele içerisindeydi. Bu uzun süreli mücadele sürecinden sonra iç karışıklıkların da etkisiyle zayıflayan krallık, bölgedeki sömürgeci güç İngiltere’nin de desteğiyle daha sonraki yıllarda Siyam Krallığı’nın topraklarına dahil edildi.
Tampon bölge olmasının getirilerini kullanarak sömürgeci güçler arasında başarılı bir denge siyaseti izleyen Tayland, Güneydoğu Asya’da büyük güçler tarafından sömürgeleştirilemeyen tek ülke olarak kalmayı başarmıştır. Patani’nin İngiltere tarafından Tayland’a bırakılması da, büyük ölçüde sömürgeci güçler arasındaki reelpolitik dengeleri kullanmasıyla ilişkilidir. 1909 yılında resmen Siyam topraklarına dahil edilen Patani, bu yıldan itibaren sürekli bir direniş içerisine girdi. Tayland’ın 1938’de başlattığı reform hareketleriyle din, dil ve kültürel yapısına sürekli müdahale edilen Patani’deki direniş, 1940’lı yıllarda doruğa ulaştı. Bu dönemde Patani siyasi direnişinin öncüsü olan Hacı Sulong’un meseleye uluslararası hukuk çerçevesinde çözüm bulma girişimleri, bölgenin adını nihayet dünya kamuoyuna duyurdu. Hacı Sulong’un amacı, Patani halkının dinî ve kültürel kimliğine yapılan müdahaleleri durdurmaktı. 1960’larda tekrar ortaya çıkan direniş grupları arasında bir birlik sağlanamamasından dolayı, Patani direnişi bu yıllarda 1940’lı yıllardaki kadar etkili olmadı. 1960–1980 yılları arasındaki mücadele dönemi, 1980’de göreve gelen uzlaşmacı Tay yönetiminin özellikle ekonomik alandaki yenilikleriyle duruldu. 1990’lı yıllarda kendilerine siyasi katılım hakkı da verilen Patani halkı, Tayland yönetimine karşı nötr bir tavır içerisine girdi. Lakin Patanililere verilen imtiyazlar, bu halkın Tayland’a karşı hissettiği tarihî öfkeyi ve süregelen ekonomik problemleri örtemedi. Öte yandan Tay yönetimi de, Patani halkını potansiyel tehlike olarak görmekteydi. Bu yüzden, önceki dönemdekiler kadar yoğun olmamakla birlikte bölge üzerindeki baskılar sürmekteydi.
Son 20 yıldır büyük ölçüde küllenmiş olan olaylar, 2000’li yıllarla beraber tekrar alevlendi. Amerika’daki 11 Eylül saldırıları sonrasında tüm dünyayı etkisi altına alan “terörizmle savaş” kasırgası, bu küçük bölgeyi de vurdu. Güneydoğu Asya’da, El-Kaide liderlerinden olduğu iddia edilen Endonezya kökenli Hambali’nin Tay toprakları içerisinde yakalanması gözlerin buraya çevrilmesine neden oldu. Ordularını bu bölgeye yönlendiren Tay yönetimi, bu konuda ABD’den yardım ve taktik takviyesinde bile bulundu. Birçok muhalif tarafından olayları abarttığı düşünülen Tay yönetiminin hızını alamayarak 28 Nisan ve 25 Ekim 2004’te meydana gelen protesto gösterilerine yaptığı sert müdahaleler, adeta bir savaş niteliğindeydi. 2004 yılı başından bu yana bölgede süregelen olaylar, bu mahzun halkın acılarını bir kez daha tazeledi. Bölgede yaklaşık iki yıldır uygulanan sıkıyönetim döneminde 100’e yakın kayıp ve 1000’e yakın öldürülme hadisesi vuku buldu. Son olaylar, Güney Tayland olarak tanıtılıp ismen sahiplenilen bu bölgenin mânen dışlanmışlığının bir göstergesiydi.
Topraklarının sömürülmesi dışında Tayland’la hiçbir bağlantısı olmayan Patani halkının direnişi bilinmeye değer bir mücadeledir. Sayıca az olan bu halkın dinî ve kültürel değerleri uğruna verdiği büyük mücadele, Patani halkının özgürlüğe duyduğu özlemin ifadesidir. Bu değerleri kaybetmenin varoluşlarını anlamsızlaştıracağı düşüncesinde olan Patani halkı, bu düşüncenin bedelini hâlâ ödemektedir. Seslerini dünyaya duyuramamış bu halkın yıllardır verdiği mücadele bugüne dek devam etmiştir."


Yazıcı'dan kısa bir not:
Orta Asya'nın Gazze'si konumundaki Patani'den bu akşama kadar benim de haberim yoktu. Dünya medyasına iki kabile arası çıkan bir çatışma gibi gösterilen yabancı basının kesinlikle sokulmadığı, internetin, iletişimin yasaklandığı, müslümana zulmün son safhasına ulaştığı bir ülke Patani. Hilal Tv'de yukarıdaki belgeseli izlediğimde "kanım dondu" derler ya gerçekten o duruma geldim. Nasıl bir zalimlik bu yâ Rabbim. Hani söyleyecek çok sözün olduğu ama sükûnetin daha etkili olduğu bir durum. Eğer videoları izleyemezseniz google dan arayarak videolara ulaşabilirsiniz. Bir parçasını dahi izleseniz yapılan vahşeti açıkça görmüş olursunuz. Olaki videoyu izlemek istemeyen olursa diye bir kaç tanede fotoğraf eklemek istiyorum. Öyle fotoğraflar varki benim içim almıyor koymaya buraya. Mezbahane gibi insan kesiyorlar, çocukları kuyulara atıp benzin döküp yakıyorlar, direnişçilerin eşlerini toplama kampına götürüp tecavüz ediyorlar... Hani Filistin'e yapılanlar canımızı yakıyor ya daha beteri Patani halkına yapılıyor. Ve en kötüsü dünya uyuyor bu konuda! Müslüman, müslümanın kardeşidir düstûrunu unutmadan yaşamalıyız Sevgili okurlarımız. Çok büyük vebal altındayız bunun ağırlığını nasıl kaldıracağız. Benim elimden ne gelir ki demeyelim ne olur. Hiçbir şey yapamıyorsak dualarımızla birleşmeliyiz. Bütün müslümanlar birleşip dua etse Rabbim bu zulümlere dur demez mi? Filistin'e ettiğimiz duaların içine Patani'yi de katmayı unutmayalım ne olur. Biz burada özgürce inanırken onlar bizim ecdâdımızı ecdâd bilip dinleri uğruna şehâdet şerbetini içip, cihâd ediyorlar. Bizim cihadımız da dua inşaAllah. Bu gece ve inşaAllah her gece yatmadan evvel bir yerlerde ölüme giden cân müslüman kardeşlerimize dua etmeyi unutmayalım. 


Yukarıdaki yazı ve ayrıntılı bilgi için burayı tıklayabilirsiniz
Fotoğrafların devamı ve Mustafa Uzun'a âit güzel bir yazı için de burayı tıklayabilirsiniz
Belgeseli buradan izleyemeyenler de burayı tıklayarak videolara ulaşabilirler.








Emânetleri en güzel koruyan Rabbim'e emânetsiniz inşaAllah. 
Dua ile...

|
3

Hediye Etkiniği Kura Sonucu

Yazar: on 13:27 in

Merhabalar Sevgili Dostlar. Ayın tam 15'inde kurayı çekmeme rağmen bir süredir ne bloga ne de kumanda paneline giremediğim için sonucu açıklayamamıştım. Şimdi girebilmişken ilk işimi bunu sizlere duyarmak olarak addeddim kendime (: Hâlâ bloga giremiyorum umarım sizler girebiliyorsunuzdur. İsimleri tek tek yazdım kağıtlara zaten toplamda 16 kişi vardı kurada yazmak pek zor olmadı benim için. Pek duyaramadık galiba etkinliğimizi malum ki blog kapatılma olayı gibi çeşitli badirelerden sonra ancak bu kadar oldu. 16 değil 50 kişide olsa sonuç aynı olacaktı bunu bilmek yetiyor çok şükür. Ben yazdım olaki görürüm bir şey olur nefis girer araya filan diye arkadaşıma çektirdim. Resimde görüldüğü gibi şanslı okurumuz Kizhatce oldu. Gönül ister ki katılan herkese bir şeyler hediye edelim. Ama her şey nasîp ile oluyor. İnşaAllah Rabbim en hayırlı şekilde bu iki hediyeden de yararlanmayı nasîp etsin. En güzel günlerde, en feyizli şekilde okursunuz, ilminiz arttıkça artar inşaAllah. Okudukça bizleride dualarınıza katarsanız çok çok seviniriz :)

Bloga ve kumanda paneline giremediğim için maili yazmayı unuttuğumu sonradan farkettim affınıza sığınıyorum. sabahinnuru571@hotmail.com adresine adresinizi yollarsanız en kısa zamanda hediyeleri size ulaştıracağım inşaAllah. Rabbim mübarek etsin.

En kısa zamanda tekrar görüşebilmek duası ile...

|
1

Darağacında İki Yiğid: Zeyd ile Hubeyb

Yazar: on 01:17 in ,


Hain göçebeler ''Müslüman olmak istiyoruz'' diyerek, müslümanları aldatmış, içlerinden yedi tanesini Medine'den yanlarında götürüp çölün derinliklerine dalmışlarıdır.. Medine'den yeteri kadar uzaklaşıldığına emin olduktan sonra maskeler iner, döğüş başlar..Müslümanlardan beşi şehid edilir. İkisi, yaralı olarak daha sonra ve işkenceyle şehid edilmek üzere göçebeler tarafından Mekkelilere satılır.Desinne oğlu Zeyd (ra) ile Adiy oğlu Hubeyb (ra)...

Sahabe arasında dünyadan uzak duruşu ve ibadete yakınlığıyla ün yapmış olan Adiy oğlu Hubeyb, Bedirde Mekke'nin ''Efendilerinden!'' Amir oğlu Haris'i öldürmüştür. Zeyd ise yine Bedir'de bir diğer ''Efendi!'' ümeymeyi öldürmüştür. Yani suçları ağırdır, cezalarıda ona göre olacaktır. Hubeyb'i Haris in oğulları satın alırlar, Zeyd ise Ümeyye'nin...

İşkenceye bıkılıpta öldürmeye sıra geldiğinde iki kurbanda ayrı ayrı Mekke dışına, araziye çıkartılır, birer direğe bağlanırlar.İkisine de ayrı ayrı ama aynı soru sorulur:

-''Şu an senin yerinde Muhammed(sav) ve sen güven içinde çoluk-çocuğunun yanında istermiydin böyle bir şeyi..?'' Soruyu sordurtan şey merakmıdır yoksa acizle alay etmek zulmü mü bilinmez ama evet cevabı belki de hayat kurtaracaktır. Ne var ki cevap, putperestleri sevinderecek şekilde olmaz.

-''Allah'a (cc) yemin olsun ki benim evimde rahat içinde olmama karşılık O'nun topuğuna bir dikenin batmasını bile kabul etmem''

soranlar sorduklarına pişman olurlar.Sonra Zeyd, bir kölenin eliyle şehadete yürür.

Sıra Hubeyb'tedir. İşkence direğine bağlanmadan önce son olarak iki rekat namaz kılar. İdamlıkların iki rekat namaz kılma sünneti de o gün onun tarafından başlatılır.Sonra onu da direğe bağlarlar, dilinde bir şiir..

-''Müslüman olarak öldükten sonra,
Baş koyunca bütünüyle Allah yoluna
Aldırmıyorum, hangi günde, hangi yanda,
Nasıl düşerse düşsün beden toprağa.''

İşkence başlar..O, kendisine bunu yapanlara beddua eder..
-''Allah'ım! Bana bunu yapanları birer birer helak et. Hiç birini bırakma.''
Putperestler kendilerini yere atar..Zannederler ki, yere yatınca beddua üzerlerinden geçip gidecektir.
Ona da sorarlar:

-''Sen evinde rahat içinde..Muhammed (sav) senin yerine burada, işkencede..İstermiydin?''

-''Muhammed'e bir diken batacağına, ailem, çocuklarım onlarda burada benim yanımda olsunlar, işte onu isterdim.''

Putperestler dona kalır.Ebu Süfyan, acz içinde.
-''Allah'a yemin olsun ki'' der, ''hiç kimse hiç kimseyi arkadaşlarının Muhammed'i sevdiği kadar sevemez.''

İşkence şiddetlenir.
Son dakikalarında olduğunu düşünen Hbeyb, başını gücü yettiği kadar Medine yönüne çevirir.İnleyerek...

-''Allah'ım'' der, ''etrafımda insana benzer hiç bir yüz göremiyorum ki onunla Sevgili'ne ve Sevgilimiz'e son kez bir selam göndereyim.. Allah'ım şu halime bak ve benim selamımı O'na sen ilet!''

Tarihler anlatır. Tam o dakikada, Medine'de mescidde arkadaşlarının arasında oturmakta olan Efemdimiz(sav) dizleri üzerinde doğrulur, Mekke yönüne döner ve

-''Sana da selam olsun ey Hubeyb'' der, sonra arkadaşlarının soran bakışlarına cevap verir:

-''Hubeyb, Mekke'de şehid ediliyor.''
Başlar hep öne düşer..
Mekke'de işkence sona yaklaşmaktadır, Hubeyb'e ok, mızrak yağdıran yetişkin canavarlar yetmezmiş gibi, babaları üç sene önce Bedir'de müslümanlar tarafından öldürülmüş kırk kadar çocuk getirirlir..

-''İşte babalarınızın katili'' denir, hedef gösterilir. Çocuklarda ellerindeki mızrakları Hubeyb'e saplamaya başlarlar. En sonun da Hubeyb (ra):

-''Ey Muhammed! Ey Muhammed!'' haykırışlarıyla Allah (cc) yürür. İlk saatlerde şehidin başı üzerinde bir grup akbaba toplanır, bir süre dönerek uçarlar. Ve en sonunda hiç biri cesede yaklaşmayı bile denemeden uçup giderler. Olayı seyreden, insan görünümlüler, hayretler içinde kalır..

Efendimiz(sav) Medine'den Hubeyb'in vücudunu getirmeleri için iki fedai gönderir. Şehid vücudu hala işkence direğinde, müslüman olmayı düşünenlere bir gözdağı olarak bağlı durmaktadır. Fakat hiç bozulmamış, hiç kokmamıştır.

Avvam oğlu Zübeyr (ra) ile Esved oğlu Mikdad (ra), etrafındaki nöbetçilerin sarhoş olup, sızıp kaldıkları bir gece, sessizce, şehid vücudunu yanlarındaki ata yüklerler.. Süvariler peşlerine düşer.. yakalanacaklarını anlayan müslümanlar aldıkları mübarek emaneti yavaşça atın üzerinden yere kaydırırlar..

O anda bir mucize daha yaşanır..Toprak açılıp, Hubeyb'in vücudunu yutar ve tekrar kapanır.Fedailer Medine yönünde uzaklaşırken, takip eden putperestler ise elleri boş Mekke'ye dönerler.

Ve o günden sonra Hubeyb'in ismine bir sıfat eklenir ''Beli'ul Ard'' yani ''toprağın yuttuğu''.
Hubeyb'in mezarı yoktur...

Said Alpsoy




Yazıcıdan dipnot: Merhabalar sevgili okurlar, bu hikayeyi Sevgili Dost'un (illâ) yanındayken okumuştum ve beni müthiş derecede etkilemişti. O günden beri aklımda sizlerle paylaşmak nasip bugüneymiş. Hani hep diyoruz ya her şeyin bir zamanı var yazılar bile bir zamanla yazılıyor, yazdırılıyor. Bu yazının zamanı da bugünmüş ve belki bugün bir çok kişinin gönlüne değecektir. Bu yazı illâ'nın sizler için seçtiği Hz. Muhammed (sav) En Sevgili kitabından olduğu gibi alıntıladım. Bir nev'i de aslında kitabı size az çok tanıtmış olacağımı düşündüm. Kitapta buna benzer bir çok hikayecik var, gerçekten her evde bulunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum ki kitap kuşe kağıt ve rengarenk olduğu için insanı yormuyor okurken. Tam dost sohbetlerine yakışacak böyle haydi bir O'nu analım bir hikaye okuyalım denecek zamanlar için yazılmış bir kitap sanki. Ara ara da olsa elinize alıp bir hikaye okuduğunuzda inanılmaz etkilenip bir çeki düzen veriyorsunuz kendinize. İnşaAllah her fırsatta bu kitaptan bir çok şey paylaşmayı düşünüyorum sizlerle. Yakın zamanda da biz bir okurumuzla bu kitabı paylaşmış olacağız ve cidden O'nu anlatmak babında çok etkili olacak bir paylaşım olacak bu yüzden de bilhassa çok mutluyuz...
Es-SelamuAleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh
Tekrar görüşebilmek duası ile...

|

Copyright © 2009 lâ-illâ All rights reserved. Theme by Laptop Geek. | Bloggerized by FalconHive.